| ||||||||
| Video İzle | WWW.NEBUSERVER.COM Hosting | SESLi SOHBET | NEBU FORUM |
| Sesli Chat | WWW.SesliSohbet.COM Hosting | SESLi SOHBET | NEBU SESLi |
Hz.Muhammed (s.a.v)'in Hayatı!!!Görüntülemeler : 614 |
![]() |
| | Konu Araçları | Stil |
| | #8 (permalink) |
| Misafir | Tebliğin Beş Devresi : Davet`in bes devresi olup birinci devresi: Nübüvvet devresidir Davetin ikinci devresi:En yakin hisim ve akrabayi, Ahiret azabiyla korkutup uyarma devresidir Davetin ücüncü devresi:Kendi kavmini,Ahiret azabiyle korkutup uyarma devresidir Davetin dördüncü devresi:Kendilerine, daha önce Ahiret azabiyle korkutup uyarma devresidir Davetin besinci devresi ise: Zamanin sonuna kadar, bütün Cinlerden ve insanlardan, kendilerine davet erisebilecek olanlari, ahiret azabiyle korkutup uyarma devresidir PEYGAMBERİMİZİN VAZİFESİNİ AÇIKTAN AÇIKLAMASININ EMREDİLMESİ: Peygamberimiz, Tebliğin ilk devresi olan nübüvvet devresini üç yıl geçirdikten sonra açıktan tebliğ emri geldikten sonra akrabaları olan Abdülmuttalip oğullarını kendisine inanmalarını ve ona yardımcı olmalarını istemişti Fakat akrabaları kendisine yardım etmediği gibi Amcası Ebu Leheb hakaret etmiş, bizi buraya bunun için mi çağırdın diyerek hakaret etmişti Bundan sonra Peygamberimiz, Kureyş kabilelerini, Safa tepesi yanına toplayarak onları İslama davet etti, bu davetten de Kureyşilerden açık bir destek alamadı Hatta Amcası Ebu Lehep Peygamberimize Hakaret ederek ona taş attı, bunun sonucu Tebbet suresi inzal oldu İŞKENCELER: Peygamberimiz tebliği açıktan yapmaya başlayınca Kureyşiler müslüman olanlara işkence yapmaya başladılar Bu işkencelerin en fazlasını Peygamber efendimiz Aleyhisselam görüyordu Ona, hakaret ediyorlar,namazını kılarken üzerine pislik atıyorlar,geçeceği yollara diken,butrak gibi şeyler saçıyorlardı Secde de iken Deve İşkembesini ve pisliğini kafasına atıyorlardı Diğer Müslüman olan insanların da hemen hemen hepsi işkence görüyordu Bunlardan köle ve cariye olanların işkencesi öylesine ağırlaşmıştıki tahammül sınırlarını aşmıştı En çok işkence gören Sahabileri şöyle sıralamak mümkün: Bilal-i Habeşi,Zinnure Hatun,Ümmü Ubeys,Nehdiyye Hatun,Amir b Füheyre,Lübeyne Hatun, Ebu Fukeyhe,Habbab b Eret,Yasir b Amir,Miktat b Amr,Suheyb b Sinan, vb![]() ![]() EBU CEHL'İN PEYGAMBERİMİZİ ÖLDÜRMEĞE KALKIŞMASI VE NADR B HARİSİN BİR KONUŞMASI:Nadr b Haris'in Peygamberimiz Hakkındaki Konuşması: Ebu Cehl, başından geçeni, Kureyşli müşriklerine anlatınca, Nadr b Haris, kalkıp "Ey Kureyş cemeati ! Vallahi, sizin başınıza hiç bir zaman, bir benzerile mübtela olmadığınız,bundan sonra da, kolay kolay çaresini bulamayacağınız bir iş gelmiş bulunuyor! Muhammed; Şakaklarına ak düştüğünü gördüğünüz zamana kadar, içinizde,en çok hoşunuza giden bir gençti En doğru sözlünüz ve en emininiz idi Nihayet, size getirdiği şeyle gelince, ona (Sihirbaz!) dediniz Hayır! Vallahi, o, bir Sihirbaz değildir! Biz, Sihirbazları ve onların üfürmelerini, düğümlemelerini görmüşüzdür Siz, ona (Kahin!) dediniz Hayır! Vallahi, o, bir kahin değildir Biz, kahinleri ve onların titreyişlerini, görmüş ve Seci'li sözlerini, dinlemişizdir Siz, ona (Şair!) dediniz Hayır! Vallahi, o, bir Şair de, değildir Biz, Şiiri görmüş ve onun her çeşidini: Hezec'ini, Recez'ini ![]() dinlemişizdir Siz, ona (Mecnun!) dediniz Hayır! Vallahi, o, bir mecnun da değildir Biz, delilikleri, görmüşüzdür Onun ise, ne boğulması, ne çarpınıp titremesi, ne evhamlanması, ne de, sözlerini, karıştırması, vardır Ey Kureyş cemeati! Durumunuzu iyice düşününüz, gözden geçiriniz! Çünki, vallahi, sizin başınıza, büyük bir iş gelmiştir ! ' ' dedi ![]() Formumuzdan daha iyi hizmet almak için ücretsiz Üye Olabilirsiniz www.nebufrm.com ...
|
|
| | #9 (permalink) |
| Misafir
Mesajlar: n/a
Üye No:
| Mirac : Arapça'da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir İslam'da Hz Peygamber (s a s)' in göğe yükselerek Allah'ın huzuruna kabul edilmesi olayı Mirac olayı hicretten bir yıl ya da onyedi ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşir Olayın iki aşaması vardır Birinci aşamada Hz Peygamber (s a s) Mescidül-Haram'dan Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır İkinci aşamayı ise Hz Peygamber (s a s)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselişi oluşturur Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadis ayrıntılı biçimde anlatılır Hadislerde verilen bilgiye göre Hz Peygamber (s a s), Kâbe'de Hatim'de ya da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib'in evinde yatarken Cebrail gelip göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurdu Burak adlı bineğe bindirilerek Beytü'l-Makdis'e getirildi Burada Hz İbrahim, Hz Musa, Hz İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılandı Hz Peygamber (s a s) imam olarak diğer peygamberlere namaz kıldırdı Hz Peygamber (s a s), Beytü'l-Makdis'te kurulan bir Mirac'la ve yanında Cebrail olduğu halde göğe yükselmeye başladı Göğün birinci katında Hz Adem, ikinci katında Hz İsa ve Yahya, üçüncü katında Hz Yusuf, dördüncü katında Hz İdris, beşinci katında Hz Harun, altıncı katında Hz Musa ve yedinci katında Hz İbrahim ile görüştü Cebrail ile birlikte yükseliş Sidretü'l-Münteha'ya kadar sürdü Cebrail, "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diyerek Sidretü'l Münteha'da kaldı Hz Peygamber (s a s) buradan itibaren Refref adlı başka bir binekle yükselişini sürdürdü Bu yükseliş sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve azabını müşahede etti Sonunda Allah'ın huzuruna kabul edildi Kendisine ümmetinden Allah'a şirk koşmayanların Cennet'e gireceği müjdelendi, Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beş vakit namaz farı kılındı Yeniden Refref ile Sidretü'l-Münteha'ya, oradan Burak'la Kudüs'e, oradan da Mekke'ye döndürüldü Hz Peygamber (s a s) ertesi günü Mirac olayını anlattı Olayı duyan müşrikler yoğun bir kampanya başlatarak Hz Peygamber (s a s)'i suçlamaya, alaya almaya başladılar Bu kampanya bazı müslümanları da etkileyerek şüpheye düşürdü Olayın gerçek olup olmadığını araştırmak isteyenler Beytü'l-Makdis'e ve Mekke'ye gelmekte olan bir kervana ilişkin sorular sorarak Hz Peygamber (s a s)'i sınadılar Hz Peygamber (s a s)'in verdiği bilgilerin doğruluğu müslümanları şüpheden kurtardıysa da müşriklerin inatlarını kırmaya yetmedi Mirac olayı inatlarını ve düşmanlıklarını artırarak onlar için bir fitne nedeni oldu Bu olay karşısındaki tutumu nedeniyle Hz Ebu Bekr, Hz Peygamber (s a s)'ce "Sıddîk" lakabıyla onurlandırıldı Hz Ebu Bekir olayı kendisine anlatarak hala inanmaya devam edip etmeyeceğini soran müşriklere "O söylüyorsa şüphesiz doğrudur" cevabını vermişti Ahad hadislere dayansa da Mirac olayının gerçekliğinde tüm müslümanlar birleşmişlerdir Ancak olayın gerçekleşme biçimi İslam bilginleri arasında görüş ayrılıklarına neden olmuştur Buna göre İbn Abbas'ın da içinde bulunduğu bazı bilginlere göre Mirac olayı uykuda gerçekleşmiştir Bilginlerin büyük çoğunluğuna göre ise uyku durumunda ve rüyada değil, uyanık iken gerçekleşmiştir Fakat bu görüşü savunanlar da Mirac'ın yalnız ruhla mı, yoksa hem ruh, hem de bedenle mi olduğu konusunda ikiye ayrılmışlardır Sonraki Kelamcıların büyük çoğunluğuna göre mirac olayı uyanıkken hem ruh, hem de bedenle gerçekleşmiştir İçlerinde Hz Aişe'nin de bulunduğu bazı bilginlerle mutasavvıfların büyük çoğunluğuna göre ise uyanık durumda iken ama yalnız ruhla gerçekleşmiştir Mirac olayının gerçekleştiği gece müslümanlarca kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayılmış ve bu gecenin ibadetle ihyası gelenekleşmiştir Osmanlılar döneminde, camiler kandillerle donatıldığı için Mirac kandili olarak anılan geceyi izleyen gün, cami ve tekkelerde Mirac olayını anlatan ve Miraciye adı verilen şiirlerin okunması, dinleyenlere süt ikram edilmesi de bir gelenekti MİRAC GECESİNDE PEYGAMBERİMİZE VERİLEN HEDİYELER: Mirac günü peygamber efendimiz (S A V) hediye olarak üç şey verilmişti: Bunlar; Beş Vakit Namaz, Bakara Suresinin Son Ayetleri, Ve Şirk Koşmamak şartı ile ‘’LA İLAHE İLLALLAH ‘’diyen her Müslümanın cennete girebileceği müjdesi![]() Formumuzdan daha iyi hizmet almak için ücretsiz Üye Olabilirsiniz www.nebufrm.com ...
|
|
| | #10 (permalink) |
| Misafir
Mesajlar: n/a
Üye No:
| Mekke Dönemi : Mekke Cahiliye ortamında Hz İbrahim'in soyundan gelen ve onun Hanif dinini takip eden bir aileden doğan Hz Muhammed'in, kırk yaşında putperest toplumu gerçek dine davet etmesi için peygamberlikle görevlendirilmesiyle birlikte ona inanan ve inanmayan insanların 13 yıl boyunca kendi dinlerinin savaşımını verdikleri ve nihayet azınlık-güçsüz müslümanların kendi yurtları olan Mekke'den Medine'ye hicret etmeleriyle kapanan bir dönemin adı; Miladî 610-623 yılları arasında geçen İslâmî tebliğin ilk dönemi Mekke döneminin sonu, aynı zamanda Hicrî yılın başlangıcıdır![]() Hz Muhammed'in peygamberlikten önceki hayatı Mekke Dönemi içerisinde değerlendirilmez; Mekke Dönemi Hz Peygamber'in peygamberliğiyle başlar Toplumunun cahilî yaşantısından uzak kalmak ve gerçeği düşünmek için yılın belli dönemlerinde şehirden uzaklaşan peygamberimiz yine böyle bir durumda Hıra Mağarasında iken Cebrail (a s )'ın okuduğu, "Oku, Rabbinin adıyla oku O, insanı bir kan pıhtısından yarattı![]() ![]() " diye başlayan Alâk suresinin ilk ayetlerini dinledi ve peygamberlikle görevlendirildi Daha önce bir kitap verilmemiş putperest bir topluma kendisine gelen bu gerçeği anlatma görevi ile görevlendirildi Kendisi o toplumda sevilen, güvenilen, asil ve emin biriydi Ona, "güvenilen Muhammed" anlamına gelen "Muhammedül Emin" deniyordu En değerli emanetler başkasına değil ona bırakılıyordu Eşi Hz Hatice Hz Peygamber'in karşılaştığı bu durumu amcası Varaka b Nevfel'e anlattı İlâhî kitaplardan haberdar olan Varaka; "Ona gelen, daha önceki peygamberlere gelen Cibril-i Emindir, O peygamberdir Keşke kavmi onu bu şehirden çıkardığı zaman hayatta olsam da ona yardım etsem" dedi Varaka'nın söylediği aynen gerçekleşti Daha sonra peygamberimiz (s a s), Mekke'den çıkarıldı "Ey örtüsüne bürünen! Kalk (toplumunu) korkut; Rabbini büyük bil, elbiseni de temiz tut" (el-Müddessir, 74/14) ayetleriyle birlikte Hz Muhammed'in zorlu "Mekke Dönemi" başladı Hz Peygamber önce en yakın çevresini uyardı Kendisine ilk inananlar; hanımı Hatice, kendi evinde kalan yeğeni Ali, azadlısı Zeyd, yakın arkadaşları Ebû Bekir, Osman, Talha![]() ![]() ![]() oldu Çevresinde toplanan bu müslümanlar da ona yardımcı olarak, herkes kendi güvendiği yakın çevresini yeni dinle tanıştırdı Kendisine dinin ulaştırıldığı insanlardan temiz yaratılışlılar, zulme, haksızlığa, ahlâksızlığa karşı olanlar bu dine inanıyor; yerleşik düzenin nimetlerinden aşırı yararlanan hırslı, zalim, merhametsiz, ahlâken zayıf Mekke ileri gelenleri bu dine düşman oluyorlardı Çünkü bu yeni din onların düzenini temelden değiştirmek için gelmişti Onlar, dua etmek istedikleri zaman hiçbir şey duymayan, görmeyen, kendisine bile yararı dokunmayan, elleriyle yonttukları putlara, heykellere el açarken; yeni gelen din şunu söylüyordu: "Her şeyi yaratan, işiten, gören, dua ettiğiniz zaman size yardım edecek olan tek Allah'a yönelin; o putları terkedin " Onlar insanları efendi-köle, zengin-fakir, yöneten-yönetilen, soylu-soysuz, sosyete-normal vatandaş, siyah-beyaz kadın-erkek şeklinde gruplara bölüp bir kısmım diğerlerine üstün tutarken; yeni din, bütün insanların tek bir candan yaratıldığını, üstünlüğün ancak kalplerdeki iyilik duygusu ve Allah korkusuyla elde edilebileceğini ilân ediyordu Onlar, kız çocuklarını utanç verici bir leke olarak görürken, yeni din; kadınlara iyi davranılmasını emrediyordu Onlar zayıf insanları köleleştirip pazarlarda satarken, kölesini bir hayvan gibi görür zevki için ona işkence yaparken, yeni din; "köleleriniz kardeşlerinizdir, kendi yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinizden onlara da giydirin; başınıza bir siyah köle bile emir seçilirse ona itaat edin" diyordu Kısaca yeni din toplumu her türlü bağdan kurtarıp, inananlara Allah'ın önünde kardeş olarak secde etmelerini emrediyordu GİZLİ TEBLİĞ DÖNEMİ: İslâm Mekke'de önceleri gizlice yayıldı Güvenilir dostlar arasında konuşuldu ve kendisine bir taban oluşturdu Bu dönem üç yıl sürdü Davet gizli olmasına rağmen bu yeni dinin haberi kulaktan kulağa öyle yayıldı ki Mekke'de İslâm'ın konuşulmadığı tek ev kalmadı Hatta Mekke dışına da taştı ve civar köylerden birinde oturan Ebû Zer el Gıfarî de bu yeni dini duydu ve hemen Mekke'ye gelerek Hz Peygamber'i bulup müslüman oldu![]() TEBLİĞİN AÇIKTAN YAPILMASI: "Yakın akrabanı uyar, müminlerin sana tâbi olanlarına himaye kanatlarını indir Şayet sana karşı çıkarlarsa onlara şöyle de: Ben sizin yaptıklarınızdan tamamen uzağım " (eş-Şuarâ, 26/214-216) ayetleriyle birlikte açık davet dönemi başladı Hz Peygamber ailesi olan Haşimoğullarını bir yemeye davet etti ve kendisine gelen gerçeği onlara açıkladı Ancak müşrikler alay ederek dağılıp gittiler Hz Peygamber, başka bir gün Safâ tepesine çıkarak bütün Mekkelilere toplanmaları için çağrı yaptı Toplandıklarında onlara şöyle sordu: "Ey Kureyş! Size; Şu tepenin arkasında bir düşman ordusu var ve hemen üzerinize saldıracak' desem inanır mısınız?" Verdikleri cevap: "Evet inanırız, çünkü senin yalanını duymadık" oldu "Ohalde haberiniz olsun ki, ileride büyük bir azap günü var![]() ![]() " Topluluktan bir ses yükseldi: "Günümüzü zehir ettin! Bizi bunun için mi çağırdın?![]() ![]() " Ve toplantı yine dağıldı Yeni dinle eski din arasında şiddetli bir mücadele başladı Artık Mekke'de Lâ ilâhe illallah demek büyük bir suçtu Aileler parçalandı Bu mücadele sadece şehirde değil evlerde de vardı Baba müşrik, çocuk müslüman; koca müslüman, eş müşrik Ardından, evden kovulmalar, boşanmalar, evlâtlıktan reddedilmeler, hapsetmeler, baskılar, dayak, işkenceler başladı Bu ortamda Peygamber'in önderliğindeki müslümanlar, Erkam b Ebil-Erkam'ın evini kendilerine merkez yaptılar ve geceleri orada buluşmaya başladılar Orada yeni din öğreniliyor; yeni gelen ayetler ezberleniyor; namaz kılınıyor; evindenkovulan, aç kalan, işkenceye uğrayan müslümanlara kanat geriliyordu Ama en çok da sabır öğretiliyordu Çünkü bir günlük değildi işkence Yeni dinin egemen olması halinde eski konumlarını yitireceklerini iyi bilen Mekke eşrafı bu gidişe dur demek için yeni taktikler geliştiriyordu Önce alay ettiler; "Bizim gibi soylu, zengin kişiler varken Allan buna mı vahiy verdi" dediler Ardından, alay ve eğlenceye rağmen müslümanların sayısında artış olduğunu görünce iftiraya başladılar: "Bunun söylediği şiirdir, bu adam şâirdir, kâhinlik yapıyor Buna bir şeyler öğreten vardır; ondan aldığı bilgileri bize aktarıyor; Aslında bunun söyledikleri Yahudi ve Hristiyan din adamlarından öğrenilmiş bilgilerdir " İftiralarına aslında kendileri de inanmıyorlardı Çünkü onlar, Muhammed'i çok iyi tanıyor ve onun şâir, kâhin, nakilci olmadığını biliyorlardı Bunu herkes bildiği için de İslâm'ın yayılışı devam etti ve kendi adamlarından bir kısmı daha müslümanların safına katıldı Mekke'nin parlamento binası durumundaki Darün Nedve'de toplanan Mekke büyükleri yeni politikalar ürettiler ve Hz Peygamber'e geldiler Barış görüşmeleri yapmak için teklifleri kendilerince cazipti: "Ya Muhammed, senin derdin ne? Toplumumuzu darmadağın ettin Eğer zenginlik istiyorsan, sana istediğin kadar mal toplayalım Amacın yönetici olmaksa, seni kendimize önder yapalım, kral seçelim Kadın istersen Mekke'nin en güzel kızlarını sana verelim Bu işten vazgeç, istediğini verelim Ama Hz Peygamber onlara karşı net bir tavırla şöyle buyurdu: Değil onları, bir elime ay'ı diğer elime güneşi verseniz ben bu davadan asla vazgeçmem Çünkü ben bunu kendi isteğimle, arzuma göre yapmıyorum Bunu Allah isliyor" Müşrikler yeğenini ikna etsin diye araya amcası Ebû Tâlib'i koydular O da aynı teklifle geldi; ama karar kesindi Mekke yöneticileri Ebû Tâlib'e bir uyarı yaptılar: "Bundan sonra Muhammed'i himaye etmekten vazgeç, onunla aramızdan çekil " Ama Ebû Tâlib akrabalık bağlarını korumakta kararlı idi: "Sen işine bak oğlum Ben hayatta olduğum sürece sana kimse hiç bir zarar veremez " Ebû Tâlib iyi niyetli idi, ama müslümanların tamamını korumaya onun gücü yetmiyordu Üstelik müslüman da olmamıştı Müslümanlar, Peygamberimizin amcası Hz Hamza ve bir müddet sonra da Hz Ömer'in müslüman olmasıyla biraz daha güçlendiler Ancak işkence sürüyordu Kabilesi veya kendisi güçlü olan müslümanların dışında herkes eziliyordu Özellikle : köleler; bunlardan bir aile, Yâsir ailesi İslâm'ın ilk şehitleri oluyordu Hz Peygamber müslümanların bu işkencelerden kurtulabilmesi için Mekke'yi terketmelerine izin verdi ve onları "Orada bir hükümdar var, kimseye haksızlık ettirmez; orası emin bir yerdir Allah başka bir kapı açıncaya kadar oraya gidin" diyerek Habeşistan'a gönderdi Ve, 11 erkek dört kadın Habeşistan'a göç ettiler Ancak göçe katılanlar daha ziyade güçlü müslümanlardı Amaç, müslümanlara iyi bir üs hazırlamak ve İslâm'ı yaymaktı Habeşistan'a hicret edenlerin orada iyi karşılandıkları haberi Mekke'ye ulaştığında Mekkeliler telâşlandılar Bu arada bir söylenti çıkarıldı: "Bütün Mekke müslüman oldu " Bu haber Habeşistan'a ulaşınca muhacir müslümanlar geri döndü; ancak Mekke yakınında gerçeği öğrendiklerinde bir kısmı tekrar Habeşistan'a dönerken bir kısmı da gizlice Mekke'ye girdi Bir süre sonra Mekke'den daha büyük bir kafile İkinci Habeşistan hicretine katıldı Bunlar yetmiş üç kişi idiler Mekke müşrikleri İslâm'ın orada güçlenmesinden endişelenerek gidenleri geri getirmek için hazırladıkları değerli hediyelerle birlikte iki elçilerini Habeşistan Necaşisine gönderdiler Elçiler Necaşinin huzuruna çıktıklarında önce hediyeleri verdiler Sonra da isteklerini açıkladılar: "Şehrimizden ülkene kaçan bir grup insan var; onları bize geri vermeni istiyoruz " Necaşi kendisine sığınan insanların görüşünü almadan evet diyemeyeceğini söyledi ve müslüman muhacirler saraya çağrıldı ' Orada bir konuşma yapan Hz Peygamber'in amcasının oğlu Cafer; kendilerinin köle olmadıklarını, suçlu olmadıklarını, özgür birer insan olarak buraya geldiklerini söyledi ve bu elçilerin hangi hakla kendilerinigeri götürmek istediğini sordu Cafer şöyle konuştu: "Biz, cehalet içinde yüzen, putlara tapan, güçlünün zayıfı ezdiği bir topluluktuk Cenab-ı Allah aramızda kendisine güvendiğimiz bir peygamber gönderdi O bizi tek Allah'a ibadet etmeye çağırdı Doğru söylemeyi, verdiğimiz sözü tutmayı, akrabalık bağlarına ve komşuluk haklarına saygı göstermeyi, kötülükten ve kan dökmekten sakınmayı emretti Biz de ona ve getirdiklerine inandık Bu yüzden halkımız bize düşman oldu; dinimizden döndürmek için işkence yaptı Biz de senin ülkene sığındık " Necâşi'nin, Hz İsa hakkında ne düşündüklerini sorması üzerine Meryem Suresinden bir bölüm okudu Necâşi okunan ayetlerin ilâhî bir kaynaktan geldiğini anladı ve şöyle dedi: "Bu, İsa'nın getirdiği ile aynı kaynaktan geliyor " Kureyşli elçilere de; "Gidebilirsiniz Çünkü, Allah'a yemin ederim ki onları size teslim etmeyeceğim" dedi Mekkeli elçiler hediyeleri de kabul edilmeyerek gerisin geriye gönderildi Habeşistan'a hicret eden bu müslümanların bir kısmı Medine'ye hicret'e kadar orada kaldı ve daha sonra Medine'de kurulan İslâm devletine hicret ederek Medine'ye geldiler Mekke yöneticileri uyguladıkları yaptırımlardan sonuç alamadılar Üstelik Hz Hamza, Hz Ömer gibi güçlü müslümanlar putları hiçe sayarak açıktan açığa Kâbe'de namaz kılmaya da başlamışlardı Nihayet en önemli kararı aldılar: "Bundan sonra Muhammed'in kabilesi Haşimoğulları ile tüm ilişkiler kesilecek, onlarla alışveriş yapılmayacak, kız alınıp verilmeyecekti Bu uygulama Haşimoğulları Muhammed'i reddetsin veya Muhammed bu peygamberlik iddiasından vazgeçsin diye başlatılmıştı " Bu sözleşmeyi her kabîlenin reisi imzaladı ve Kâbe'nin duvarına astılar Ancak ayrı gibi görünen kabîleler arasında kız alıp vermelerle yeni akrabalıklar oluştuğu için Haşimoğulları kabîlesi yalnız kalmadı ve boykotçu kabîlelerin bazı üyeleri gizliden gizliye yardımlarını sürdürdüler Boykot tam olarak uygulanamadı ama müslümanlar çok zor anlar da yaşadılar Öyle ki kurumuş deri parçalarını, ot ve ağaç kabuklarını yemek zorunda kaldılar Akrabalık bağlarına çok önem veren Mekkeliler için bu boykot kararı yüz kızartıcıydı; ama bu bir din savaşıydı ve üst düzey yetkililere göre yapılmalıydı Ancak, üç yıl süren bu boykotun müslümanlarda bir gevşeme meydana getiremediğini gören müşriklerin bir kısmı zaten istemeyerek katıldıkları bu boykotun kaldırılmasını istediler ve Kâbe'ye astıkları anlaşma metnini oradan kaldırttılar Müşrikler aynı zamanda bir mucizeye de tanık oldular: "Allahım senin adınla" yazısı dışında bütün kâğıt, kurtlar güveler tarafından yenmişti Bu mucize üzerinde olumlu bir etki yapmadı Boykotun kaldırılmasıyla birlikte müslümanlar biraz rahatladılar Ancak Peygamberimizin hanımı Hz Hatice ve amcası Ebû Tâlib'in ardarda gelen vefâtları, müslümanları hüzne boğdu Bu yıla daha sonra "Hüzün Yılı" adı verildi Peygamber de artık müşriklerin fiili saldırılarına uğruyordu: Başına toz toprak attılar, Mescitte namaz kılarken üzerine işkembe koydular, dövdüler![]() HZ PEYGAMBER YANINA EVLÂTLIĞI ZEYD'I ALARAK KOMŞU ŞEHİR TAİF'E GİTMESİ: Hz Peygamber yanına evlâtlığı Zeyd'i alarak komşu şehir Taif'e gitti İslâm'ı onlara da duyurmak istedi Çünkü o sadece Mekkelilere değil âlemlere rahmet olarak gönderilmişti Ama orada da aynı karakterde insanları buldu Kendilerine gelen bu misafiri alayaaldılar; ayak takımını kışkırtarak onu şehirden çıkana kadar taşlattılar Kan içinde geri döndü Ancak, kendi şehrini bir defa terkeden kişi bir başkasının himayesinde olmaksızın geri dönemezdi Bu yüzden Hz Peygamber de Mekke'ye müşrik Mut'im'in himâyesinde girdi Mekke'de zulüm dinmemişti, Resulullah, İslâm'ı civar kabîlelere de anlatıyor ve her geçen gün müslümanların sayısı artıyordu Hıra'da Cebrail'in "Oku " emrinden bu güne on yıl geçti Ve bir gece Hz Peygamber Allah tarafından Mekke'den alınıp Kudüs'e, oradan da göklere çıkarıldı "Kulu Muhammed'i geceleyin Mescidi Haram'dan alarak, ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir Allah işitendir, görendir" (el-İsrâ, 17/1) Mirac, denilen bu olayda, Hz Peygamber, anlamakta zorluk çekeceğimiz ama Allah'ın bildirmesiyle iman ettiğimiz bir çok mucizelerle karşılaştı Sidretül Münteha (göklerin en uç noktasına)'ya kadar yükseldi Kendisine Cennet ve Cehennem gösterildi ve bazı emirler ve İslâm'ın bir kısım kuralları verildi Beş vakit namaz da bu gece farz kılındı Peygamberimiz sabahleyin bu olayı anlattığında Mekkeliler, onun delirdiğine hükmederek sevinç haberini birbirlerine yaydılar Bazıları da müslümanlara koştu bu müjdeyle; "Sizinki göğe çıkmış" demek için Hz Ebû Bekir'e de geldiler, ama o beklemedikleri bir cevapla karşılaştılar: "Bunu o söylediyse doğrudur"![]() BİRİNCİ VE İKİNCİ AKABE BİATI: Cahiliye Arapları her yıl hac mevsiminde Kâbe'de toplanır haccederlerdi Bu mevsimde Mekke'de ticaret için panayır da kurulurdu Yine böyle bir hac mevsiminde Hz Peygamber Mekke dışından gelen insanları tek tek dolaşarak İslâm'ı anlatıyordu Medine'den gelen bir grup insana da anlattı ve onlar müslüman oldular Bunlar Medine'ye altı müslüman kardeş olarak döndüler Kısa sürede Medine'de İslâm duyuldu ve her evde konuşulmaya başlandı Medine'de iki büyük kabile yaşıyordu; Evs ve Hazrec Medine'de ayrıca Yahudiler de vardı Medineliler Yahudilerle temasta olduklarından, yakında bir peygamberin çıkacağını biliyorlardı Bu yüzden İslâm'ın yayılması Medine'de daha hızlı oldu ve Medine'li müslümanlar bir yıl sonra Mekke'ye on iki kişi olarak tekrar geldiler Bu defa aralarında Evs ve Hazreç'in her ikisinden de müslüman vardı İki düşman kabîle İslâm sayesinde kardeş olabilecek, düşmanlıklar ortadan kalkacaktı Bu on iki müslüman Mekke dışında Akabe denilen yerde geceleyin Hz Peygamber'le bir görüşme yaptılar ve Peygamber'e söz verdiler: "Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmayacaklar; hırsızlık yapmayacaklar, zina etmeyecekler, ırza geçmeyecekler, çocukları öldürmeyecekler, iftira etmeyecekler, haktan ayrılmadığı sürece Peygamber'e itaat edeceklerdi Bunların karşılığında onlara Cennet vardı Bu Birinci Akabe Bey'atına katılanlar Medine'ye dönerken Hz Peygamber Habeşistan'dan yeni dönen Mus'ab b Umeyr'i de onlarla birlikte gönderdi Mus'ab'ın görevi, Medineli müslümanlara dinlerini öğretmek ve İslâm'ı diğer Medinelilere ulaştırmaktı Mus'ab, Medine'de 11 ay kaldı ve hac mevsimi öncesinde Mekke'ye döndü Resulullah'a bir yıllık raporu şu cümleyle özetledi: "Medine'de İslâm'ın konuşulmadığı tek ev kalmadı ya Resulullah" Bir ay sonra da Medine'den yetmiş üç erkek sekiz kadından oluşan bir heyet hac münasebetiyle Mekke'ye geldi ve İkinci Akabe bey'atı gerçekleştirildi Medine'ye döndüklerinde müslüman bir topluluk olarak sorumlulukları büyük olacağından Hz Peygamber onları grup grup örgütledi On iki lider seçildi; dokuzu Hazreç'li üçü Evs'li Bu bey'atın ne anlama geldiğini içlerinden biri diğerlerine şöyle izah etti: "Siz, siyah, kırmızı tüm insanlara savaş açmayı göze alıyorsunuz Bu yüzden eğer mallarınız eksildiğinde ve bazılarınız öldürüldüğünde onu terkedeceğinizi düşünüyorsanız onu şimdi bırakın Çünkü onu o zaman terkederseniz; bu, dünyada da ahirette de utanç duymanıza sebep olur Fakat eğer sözünüzden dönmeyeceğinizi düşünüyorsanız onu alın; çünkü Allah'a andolsun bu, hem dünya hem de âhiret için kurtuluştur " Onların bu derece tehlikeli sonuçlar doğuracak biatı ise şuydu: Peygamber ve müminler Medine'ye hicret edecekler, onlar da kendilerine gelen bu kardeşlerini sonuna kadar savunacaklardı Hz Peygamber'in isteği netti: "Beni, eşlerinizi ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi koruyacaksınız Ben sizdenim siz de bendensiniz Sizin savaştığınızla savaşır, barıştığınızla barışırım " Bütün bunların karşılığında Medineli müslümanların mükâfatı Cennet olacaktı Bu görüşme ve biattan sonra Mekkeli müslümanlar birer-ikişer, gizli-açık Medine'ye göçmeye başladılar İslâm'ın Medine'de güçlenip kendi kontrolleri dışında daha da gelişeceğinden korkan Mekkeli müşrikler bu göçü durdurmaya karar verdiler Ancak bunu başaramadılar Artık Mekke'de Hz Peygamber (s a s), Ebû Bekir ve Ali dışında pek müslüman kalmamıştı Müşrikler son kozlarını oynamaya karar verdiler "Muhammed de Medine'ye gidip adamlarının başına geçerse vay başımıza geleceklere! Ona bu fırsatı vermeden yok etmeliyiz" deyip Hz Peygamber'i öldürmeye karar verdiler Ancak Cebrail (a s)'ın bu komployu haber vermesiyle Resulullah önlemini aldı ve evini kuşatmış olan saldırganların arasından Yâsin suresini okuyarak çıktı Allah'ın bir mucizesi olarak aralarından geçen Peygamber'i göremediler Hz Peygamber Mekke'deki son işleri tamamlamak üzere Hz Ali'yi geride bırakarak yakın arkadaşı Ebû Bekir'le birlikte Mekke'yi terketti Ancak Mekkeliler, kaçırdıkları bu adamı öldürene ya da getirene ödüller koyarak etrafa haber saldılar Peygamberimiz ve arkadaşı Ebû Bekir üç gün Mekke yakınındaki bir mağarada gizlendi ve müşriklerin bulmaktan ümit kestikleri bir anda mağaradan çıkarak Medine'ye yöneldi Kendisini Medine'de bekleyen müslümanlara bir takım zorluklara rağmen ulaştı ve İslâm'ın "Mekke Dönemi" kapandı "Medine Dönemi" başladı MEKKE DÖNEMİ İSLÂMI TEBLİĞİN İLK VE ZORLU DÖNEMİYDİ: Bu tebliğin yöntemini bizzat Allah Teâlâ koyuyor, Hz Peygamber de Allah'ın gözetimi ile aşama aşama bu görevi yürütüyordu Dolayısıyla Allah Resulunun bu yönteminden alınacak önemli dersler vardır: 1) Hz Peygamber müşrikleri öncelikle tek Allah'a kulluğa çağırıyor Hz Peygamber müşrikleri öncelikle tek Allah'a kulluğa çağırıyor; onun dışındaki bütün bağlardan kurtulmalarını söylüyordu Allah'a tam bir teslimiyet olduktan sonra Allah'tan gelecek olan emirleri kabul etmek zor olmazdı Bu yüzden Hz Peygamber "Lâ ilâhe illallah" mesajını öne çıkardı Çünkü toplumun en büyük sapkınlığı birden fazla ilâha tapma idi Birçok ilâha ibadet eden topluma İslâm'ın getirdiği mesaj şuydu: "Sizin dediğiniz gibi birden çok ilâh yoktur; tek bir ilâh vardır, o da Allah Teâlâ'dır " Buradan hareketle diyebiliriz ki, bir davetçi davet edeceği toplumun en önemli hastalığını tespit edip yoğunluğu/önceliği o hastalığa vermelidir 2) Resulullah'a indirilen ayetler kâfirlerin en zayıf noktalarını yakalıyor Resulullah'a indirilen ayetler kâfirlerin en zayıf noktalarını yakalıyor, ellerini kollarını bağlıyor, inatçı olmayanların inanmaları için ona da hiç bir neden bırakmıyordu Meselâ, kâinat olaylarını örnek veriyor ve yontulmuş taşlara ibadet edenlere; "Her gün görüp durduğunuz bu kadar olağanüstü olayları yaratan Allah'a boyun eğin" diyordu Bu, müslümanların her dönemde kullanmaları gereken bir usuldür 3) Hz Peygamberin getirdiği mesaj toplumda kabul edilen en güzel, en çekici bir mesajdı Hz Peygamberin getirdiği mesaj toplumda kabul edilen en güzel, en çekici bir şekilde sunuluyordu Kur'an-ı Kerim şiirin revaçta olduğu bu topluma insan yeteneğini geride bırakan bir şiir üslûbuyla indirildi 4) Davet, öncelikle yakınlardan, güvenilir ,insanlardan başlanarak açıklandı Davet, öncelikle yakınlardan, güvenilir temiz insanlardan başlanarak açıklandı İlk anda bütün bir topluma sunulmadı Bu da bir davanın yayılabilmesi için öncelikle kendisine sağlam bir zemin hazırlaması, öncü elemanlarını hazırlaması gerektiğini öğretiyor Hz Peygamber, Mekke'de fıtratı bozulmamış insanları diğerlerinden ayrı tutarak davette önceliği onlara verdi Davetçi, tanıdığı ve güvendiği insanlara gitmeli, uzun vadeli yola güvenilir olamayan tanımadığı insanlarla çıkmamalı 5) Müslümanlar zayıf oldukları dönemlerde kâfirlerin tüm baskılarına sabrettiler Müslümanlar zayıf oldukları dönemlerde kâfirlerin tüm baskılarına sabrettiler Allah onlara bir müddet savaşma izni vermedi Medine'de sağlam bir zemin hazırlandıktan sonra onlara savaş izni verildi Gerçi müslümanlar Medine'de azınlıktılar ama artık bir cephede toplanabilmişlerdi Mekke'de ise darmadağın ve güçsüzdüler Savaş imkânları yoktu Bir davanın hazırlık ve örgütlenme safhasında düşmanla fiilî çatışmaya girmeyip her türlü hazırlığını tamamlamak gerektiği sonucunu Resulullahın bu uygulamasından çıkarabiliriz 6) Resulullah gizli davet döneminde dirençli elemanları çevresinde topladıktan sonra açık davet dönemini başlattı Resulullah gizli davet döneminde dirençli elemanları çevresinde topladıktan sonra açık davet dönemini başlattı Bu dönemde karşı tarafın bütün baskı ve işkencelerine rağmen inancından taviz vermedi Zira bu dönem açık davet, gizli örgütlenme dönemiydi Gündüz kâfirlerin karşısına çıkıp; "Sizin taptıklarınız kendilerine bile fayda veremez Gelin bu yanlış yoldan vazgeçin" diye onların yanlışlığını yüzlerine vuruyor; geceleyin Erkam'ın evinde gizlice toplanıp çalışma programı hazırlıyor, davetin elemanlarına taktikler veriyordu Bu uygulama bize, İslâm dâvetinin temel özelliklerinden birini öğretiyor: Davet açık, örgütlenme gizli yapılır Davet için de örgütlenme için de kâfirlerden izin alınmaz 7) Müşrikler parlemantoları durumunda olan Darün-Nedve'de toplanırlar karar alırlardı Müşrikler parlemantoları durumunda olan Darün-Nedve'de toplanırlar karar alırlardı Peygamberimize yaptıkları tekliflerin biri şuydu: "Bu davadan vazgeç, seni "Reis yapalım " Resulullah taktik gereği bunu yapabilir, gücü elinde topladıktan sonra da getirdiği dini benimsetebilirdi Ama İslâm açık bir din olduğu için Resulullah bu yola başvurmadı; işkencelere rağmen hakkı söyledi Daru'n Nedve'de bir yer kapma yerine Darul-Erkam'da kendi meclisini oluşturdu O halde İslâm davetçileri kâfirlerin kontrolündeki bir harekete katılmamalı, kendi hareketlerinin programını kendileri oluşturmalıdırlar 8) Müslümanların güçlü olanları Mekke'de güçsüzlerle tam bir dayanışma ortaya koymuş malını-mülkünü ortaya dökmüştü Müslümanların güçlü olanları Mekke'de güçsüzlerle tam bir dayanışma ortaya koymuş malını-mülkünü ortaya dökmüştü İslâm'a inananlar kardeş oldular; dünya nimetleri, zenginlikler belli ellerde, kasalarda toplanmadı Tek gaye vardı; Allah'ın dini egemen olsun O halde her dönemde bir davaya iman edenler kardeş olduklarının bilincinde olmalı, varlıkta ve yoklukta eşit olabilmeliler Hedefe ulaşılana kadardünyalıklardan vazgeçilebilmelidir 9) Hz Peygamber, Mekke'de hiç bir insana konumundan dolayı öncelik vermedi Hz Peygamber, Mekke'de hiç bir insana konumundan dolayı öncelik vermedi Köleleri de zengin efendileri de yanına aldı; çocukları da kadınları da Ancak İslâm'ın güçlenmesi için ileri gelen eşrafın müslüman olması için de uğraştı, hatta dua etti Peygamberimizin bu davranışından yola çıkarak şu hükme varılabilir: Davetçi toplumunun yetenekli, üst düzey insanlarını kendi davasına kazandırmak için öncelikler verebilir Bu da onun müstekbirlere meylettiği anlamına gelmez 10) Hz Peygamber'e inanan müslümanlarla aileleri arasında büyük çatışmalar meydana geldi Hz Peygamber'e inanan müslümanlarla aileleri arasında büyük çatışmalar meydana geldi Aile bağları yerine inanç bağı gözönünde bulunduruldu Bu örneği benimseyen müslümanlar her zaman ve her yerde, inanç bağıyla asabiyet karşı karşıya kaldığı zaman tercihini inançtan yana koymalı varlıklı ailenin çocuğu olan Mus'ab b Umeyr gibi gerektiğinde ailesini terkedebilmelidir Müslümanların bir kısmının işkence ortamından kurtulup daha iyi bir ortamda bulunmak için Habeşistan'a hicret etmesinden şu sonuç çıkarılabilir: Müslümanlar, gerektiğinde müslüman olmasa dahi adâletli, haksızlık yapmayan insan haklarına saygı duyan bir ülkeye iltica edebilirler Bunu yapmaları o ülkeyi dost edindikleri anlamına gelmez 11) Hz Peygamber, Taif seferi dönüşünde Mekke'ye müşrik olan Mut'im'in himayesinde girdi Hz Peygamber, Taif seferi dönüşünde Mekke'ye müşrik olan Mut'im'in himayesinde girdi Bu da Hz Peygamber'in müşriklerin emrine girdiğini göstermez Hz Peygamber, dininden hiç bir taviz vermediği halde Mut'im ona bir insan olarak sahip çıkmış, Peygamber'den dini ile ilgili bedel istememiştir Bu sadece karşılıksız yapılan bir yardımdır Bunun yanında Hz Ebû Bekir'in benzer bir olayı vardır İbn Daine Hz Ebû Bekir'i himayesine alır Ancak gizliden gizliye ibadetinde serbest olduğunu, ama açıktan açığa Kur'an okuyamayacağını söyler O zaman Hz Ebû Bekir onun himayesine ihtiyacı olmadığını, kendisine Allah'ın yeteceğini bildirir Eğer Hz Ebû Bekir olayında olduğu gibi müşrikler himaye karşılığında müslümanın inancından, ibadetlerinden vazgeçmesini isterlerse o zaman onların himayesi reddedilir Günümüzde de kapalı yerlerde (mescitlerde, evlerde) Allah'a ibadeti serbest bırakan kâfirler İslâm'ın toplum hayatına girmesini engelliyorlar Bunu yaptıklarından dolayı müslümanlarla onların arasında bir düşmanlığın olması gerekir MEKKE DÖNEMİ, GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANLARININ DERS ALACAKLARI BİRÇOK ÖRNEKLE DOLUDUR: Mekke döneminde inen Kur'an ayetleri daha ziyade inanç temellerini konu edinir Mekke döneminde kâfirlerin baskısı altında ezilen, hiç bir güvencesi olmayan insanlara hukukî emirler verilmedi Meselâ bir tesettür ayeti yoktu o dönemde Çünkü müşriklerin insafına kalan zayıf müslüman hanımların tesettürleri çekip çıkarılabilir ve müslümanlar buna karşı birşey yapamazlardı Allah müslümanlara uygulanma imkânı olan emirleri veriyordu Namazı bile gizlice kılan müslümanlara Allah ezan okumalarını emretmedi Mekke, imanın olgunlaşması, gerçekten inanan insanların ortaya çıkması için bir imtihan dönemiydi Ama artık İslâm tamamlandı Günümüzde de müslümanların baskı altında olduğu yerleri Mekke Dönemi ile kıyaslayarak İslâm'ın hukuki emirlerini yok saymak mümkün değildir İslâm'ın ilk geliş dönemiyle bu dönem bir tutulmaz Kur'an tamamlanmıştır; müslümanlara farz kılınan yükümlülükler kıyamete kadar geçerliliğini sürdürecektir Müslümanlara düşen, baskı altında ezildikleri Mekke Dönemini andıran zemin ve zamanlarda bütün güçleriyle İslâmı yaşamaya çalışmak ve bir an önce Medine Dönemini hazırlamaya çalışmaktır Nefsine uyup, "Mekke döneminde yaşıyoruz" diyerek İslâmî yükümlülüklerden kaçmak çözüm değildir![]() __________________ Formumuzdan daha iyi hizmet almak için ücretsiz Üye Olabilirsiniz www.nebufrm.com ...
|
|
| | #11 (permalink) |
| Misafir
Mesajlar: n/a
Üye No:
| Hz Ömer' in Müslüman Oluşu : Kureyş Müşrikleri Habeş ülkesine hicret eden müslümanları, kendilerine teslim etmemesi üzerine işkencelerini artırmaya başladılar Kureyş Müşriklerinin azıllılarından Ebu Cehil, kureyşlilere teklif götürerek Peygamberi öldürülmesini teklif etti,ve bunu yapabilen her kim olursa büyük ödülün verileceğini ilan etti Hz Ömer ‘’ben buna talibim’’ dedi Ona’’ Ey Ömer!Sen,buna elverişlisin!’’dediler Hz Ömer,vereceğiniz mallar hakkında Sağlam Kefalet var mı? Diye sordu Ebu Cehıl ‘’Evet var! Dedi Hz Ömer bu hususta onlarla bir anlaşma yaptı Hazret-i Ömer'in kız kardeşi Fatıma bint-i Hattab, Said b Zeyd, b, Amr,b Nufeyl ile evli olup Fatıma hatun da, Said b Zeyd de, Müslüman olmuşlardı Fakat, Müslümanlıklarını, Hz Ömer'den, gizli tutuyorlardı Yine, Hz Ömer'in mensup bulundu§u Adiy b Ka’b oğullarından Nuaym b Abdullah Nahham da, Müslüman olmuştu Kavmindan korktuğu için, o da, Müslümanlığını, gizli tutuyordu Habbab, b Erett, Fatıma hatuna gelip gidip Kur'an, okur ve okuturdu,Bir gün, Hz, Ömer; Peygamberimizle Eshabından bir cemaata saldırmak üzre, kılıcını, kuşanmış olarak, evinden çıkmıştı ki Peygamberimiz ve Eshabının, Safa tepeciğinin yanındaki bir evde toplandıkları ve kadınlı,erkekli kırk kişiye yakın oldukları, kendisine haber verilmişti Dar-ı Erkam'da; Peygamberimiz Aleyhisselam ile Amucası Hz Hamza,Eshab-ı Kiramdan Hz Ebu Bekr, Hz Ali ve Habeş ülkesine hicret etmeyip Peygamberimizle birlikte Mekke'de oturan Müslümanlardan bazıları da, bulunuyordu Nuaym b Abdullah, Hz, Ömer'e rast geldi Ona "Ey Ömer! Nereye gitmek istiyorsun?" diye sordu Hz, Ömer: "Kureyşilerin işlerini, darmadağan eden,Akıllarını, akılsızlık sayan, Dinlerini, ayıplayan, İlahlarına, dil uzatan , Şu Ata dinini, bırakıp yeni din tutan Muhammed'e gitmek istiyorum! Öldüreceğim onu!" dedi Nuaym b Abdullah "Vallahi, ey Ömer! Seni, nefsin aldatmıştır nefsin! Sen, Muhammed'i, Öldürünce, Abd Menaf oğullarının, seni, yeryüzün gezer bırakacağını mı sanıyorsun Sen, kendi ev halkına, dönsen de, onların işi üzerinde dursan olmaz mı dedi Hz Ömer ", Sen, benim Ev halkımdan, hangisini kasdediyorsun?" diye sordu, Nuaym b Abdullah "Enişten ve Amucanın oğlu olan Said b, Zeyd, b,Amr'ı ve kız kardeşin Fatıma bint-i Hattab'ı, kasd ediyorum! Vallahi, ikisi de, Müslüman oldular, Muhammed'e, uydular ve Onun,dinine girdiler! Sana, önce, onlarla ilgilenmek düşer!" dedi Hz Ömer, hemen, geri dönüp kız kardeşi ile Eniştesinin evine kadar gitti O sırada, onların yanında Habbab b Erett ve onun yanında da, içinde Taha suresi yazılı bir Sahife, bulunuyor, onu, onlara okuyordu: Hz Ömer'in tıkırtısını, işittikleri zaman, Habbab, evin bir köşesinde gizlendi Fatıma, hatun Sahife'yi alıp uyluğunun altına sakladı Hz Ömer, evin yanına geldiği zaman, Habbab'ın, Fatıma hatunla Said b Zeyd'e, Kur'an okuduğunu, işitmişti Eve, girince "İşitmiş olduğum o şey, ne idi?" diye sordu Kız kardeşi ile Eşniştesi ` `Sen, bir şey işitmedin ! ' ' dediler Hz Ömer "Evet! Vallahi, ikinizin de, Muhammed'e uyduğunuzu ve Onun dinine girdiğinizi, haber aldım!?" dedi ve hemen Eniştesi Said b Zeyd'in üzerine çullandı Fatıma hatun kalkıp onu, kocasının üzerinden ayırmak, uzaklaştırmak isteyince, Hz Ömer, vurup Fatıma hatunun başını yardı! Hz Ömer, bunu, yapınca, kız kardeşi de, Eniştesi de "Evet! Biz, Müslüman olduk, Allah'a ve Resulüne iman ettik! Sen, istediğini yap!" dediler Hz Ömer, kız kardeşinin başını, yarıp kanattığını, görünce, yaptığına pişman oldu Yapmak istediği şeylerden vaz geçti Kız kardeşine "Demin okuduğunuzu sizden dinlediğim şeylerin yazılı bu- lunduğu şu Sahife'yi, bana, ver de, Muhammed'in getirdiği şeyin ne olduğuna bir bakayım?" dedi Kız kardeşi "Biz, senin Sahife'ye, bir şey yapmandan,korkarız!" dedi Hz Ömer "Korkma!" dedi ve onu, okuduktan sonra, geri vereceğine, ilahları üzerine yemin etti Bunun üzerine, Fatıma hatun, Onun Müslüman olacağını umarak "Ey Kardeşim! Sen, puta taptığın müddetce, pissin (temiz değilsin!) Halbuki, Ona (Kur'an-ı Kerim, yazılı Sahife'ye) pak olandan başkası, dokunamaz! " dedi Hz Ömer, kalkıp yıkanınca Fatıma Hatun, ona, Sahife'yi, verdi Sahife'de, Taha suresi yazılı idi Hz Ömer, sureyi baş tarafından okumağa başladı Hz Ömer: "Bu sözler, ne kadar güzel, ne kadar değerli!" demekten, kendini, alamadı Habbab, bunu, işitince, saklandığı yerden çıkıp Hz Ömer'in yanına geldi "Ey Ömer! Vallahi, Allah'ın, Peygamberinin duasını, sana nasib edeceğini, umuyorum:Ben, dün, Peygamber Aleyhisselam'dan işittim ki: O; (Ey Allahım! İslam'ı,Ebulhakem b Hişam veya Ömer b Hattab ile güçlendir!) diyerek dua etmişti Ey Ömer! Artık, Allah'dan, kork! Allah'dan!" dedi Hz Ömer, Habbab'a "Ey Habbab! Sen, bana, Muhammed'in bulunduğu yeri, göster de, yanına varıp Müslüman olayım?" dedi Habbab: "O, Safa tepesinin yanındaki bir Ev'in içindedir Yanında da, Eshabından bazıları, bulunuyordur " dedi Hz Ömer, hemen kalkıp kılıcını, kuşandı Sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam ile Eshabının bulunduğu yere kadar varıp kapıların, çaldı Hz Ömer'in sesini, işitince, Peygamberimizin Eshabından bir Zat kalkıp kapının gediğinden dışarı baktı Hazret-i Ömer'i, kılıcını, kuşanmış olarak, görünce, korktu Peygamberimizin yanına döndü "Ya Resulallah! Bu, Ömer b Hattab'dır Kılıcını kuşanmış bir haldedir!" dedi Hz Hamza "Ona, izin ver! Eğer, o, iyilik için geldi ise, kendisine bol bol iyilik ederiz Eğer, kötülük için geldi ise, onu, kendi kılıcıyla öldürürüz!" dedi Peygamberimiz "Ona, izin veriniz!" buyurdu Kapıdaki zat, ona, izin verdi Peygamberimiz, kalkıp ona, doğru vardı ve kendisi ile avluda karşılaştı Kuşağından veya ridasının toplandığı yerden tutup kendine doğru hızlıca çekti ve ’ Ey İbn Hattab Ne getirdin Vallahi, Allahın, sana, bir musibet indirmesine kadar duracağını, sanmıyorum!" buyurdu Hazret-i Ömer "Ey Allah'ın Resulu! Ben, Allah'a, Allah'ın Resulüne ve Ona, Allah'dan gelen şeylere iman edeyim diye Senin yanına geldim!" dedi Bunun üzerine, Peygamberimiz "Allahu Ekber!" diyerek Tekbir getirdi Peygamberimizin Eshabından olan ve evde bulunan halk, hz Ömer'in Müslüman olduğunu, anladılar Onlar da, Tekbir getirdiler Tekbir sesleri, Mekke yollarında duyuldu Hz Ömer, der ki: "Müslüman olup ta, dövülmeyen, dövmeyen bir kimse görmedim Ancak, bundan, benim payıma, hiç bir şeyin düşmediğini gördüm Kendi kendime (Müslümanlar, musibetlere uğrarlarken, ben, musibete uğramamak istemem !) dedim Müslüman olduğum gece, kendi kendime düşündüm (Mekke halkından,Resulullah Aleyhisselam'a, düşmanlıkta en azılısı kim ise, gidip Müslüman olduğumu, ona, haber vereyim! Tamam! Ebu Cehl'e, haber vereyim dedim Sabaha çıktığım zaman, Ebu Cehl'in kapısını, çaldım Ebu Cehl, yanıma çıkıp (Hoş geldin kız kardeşimin oğlu! Ne haber getirdin?) dedi (Allah'a ve O'nun Resulü olan Muhammed'e iman ve Kendisinin getirip bildirdiği şeyleri tasdik ettiğimi, sana, haber vereyim diye geldim!? deyince, kapıyı, yüzüme çarparcasına kapayıp (Allah, Seni de, Senin getirdiğin haberi de, çirkin ve iyilikten uzak etsin!) (Allah, senin de, belanı versin, senin getirdiğin haberin de,belasını versin!) dedi " Ve Hz Ömer Müslüman olduktan sonra Müslümanlar açıktan ,Kabede ,toplu, cemeat halinde namaz kılmaya başladılar Ve Hz Ömer Müslümanlığı seçtikten sonra , islamiyete meyili olan bir cok Kureyşli islamiyeti seçmeye başladılar![]() AKABE BEY'ATLARI Hz Peygamber (s a s )'in Medine'den gelip ilk müslüman olanlarla 621-622 yıllarında Mekke'nin Akabe adı verilen mevkîinde yaptığı iki anlaşma ve ahidleşme Mekke'ye üç km kadar uzaklıkta bulunan Mina ile Mekke arasındaki bir mevkiye verilen Akabe adına bölgenin başka yerlerinde de rastlanmaktadır Aynı adı taşıyan birçok yer bulunmasına rağmen Akabe denince ilk defa bu meşhur ahidleşme ve anlaşmaların yapıldığı mevkî hatıra gelmektedir İslâm'ı çeşitli kabile ve gruplara anlatmağa çalışan Resulullah (s a s ) özellikle Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen kabileler arasında dolaşıyor ve onlara bu yeni mesajı iletmeye uğraşıyordu Bu hac mevsimlerinin birinde Yesrib (Medine)'den gelen ve bu şehirde yaşayan iki Arap kabilesinden biri olan Hazrec kabîlesine mensup bazı kimselerle karşılaşan Hz Peygamber, onları İslâm'a davet etti Peygamberliğinin onbirinci yılında onun bu çağrısına adı geçen kabileden altı kişi icabet edip, büyük bir samimiyetle bu yeni dine sarıldılar Zira yıllardır Yesrib'teki diğer Arap kabilesiyle aralarında sürüp gitmekte olan Buas savaşlarından bezmiş olduklarından bu yeni dinin aralarında bir barış ortamı oluşturacağını ümit ediyorlardı Yesrib'e geri döndüklerinde bu olaydan ve yeni dinlerinden kardeş kabîle Evs'e bahsedip onları da İslâm'a davet edeceklerine ve gelecek yıl yine Hacc mevsiminde aynı yerde Resulullah'la buluşacaklarına dair söz verip ayrıldılar Medine'de yaşayan bu iki kabîlenin dışında ayrıca üç Yahûdi kabîlesi daha bulunuyordu Bunlar müşrik Arapları dinlerinden ve putperestlik anlayışlarından dolayı hep hor görüyorlardı Yahûdiler ellerindeki Tevrat'a, ayrıca âlimlerinden ve atalarından işitip durduklarına göre yakında bu bölgede zuhur edecek bir peygambere iman edeceklerini ve bu peygamberin desteğiyle putperestliğe son vererek Arapları ortadan kaldıracaklarını söyleyip duruyorlardı Yahûdilerin bu sözleri Yesrib'li Evs ve Hazrec kabilelerinin zihninde yer etmişti Hz Peygamber (s a s ) ile Akabe'de görüşünce, yahûdilerden önce davranıp bu peygamberin yanında yer almakta hiç tereddüt etmediler Bu ilk müslüman Yesribliler Resulullah'a iman ederek şöyle dediler: "Kavmimiz çok zor günler yaşıyor, hiç iyi bir durumda değiliz Yıllardır süren çatışmalar aramızda sonu gelmez bir anlaşmazlığa sebep oldu Bu yeni dinin bizleri biraraya getireceğine ve bizleri barıştırıp kaynaştıracağına inanıyoruz " Gerçekten Yesribliler Buas savaşlarının artık son bulmasını istiyorlardı Hz Peygambere iman eden Hazrecliler şu kişilerden ibaretti: Es'ad b Zurâre, Avf b Hâris, Râfi' b Mâlik, Ukbe b Âmir, Kutba b Âmir ve Câbir b Abdullah b Riab Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensup idi (İbn Hişâm, Sîre, II, 70 vd ; İbn Sa'd, Tabakât, I, 217 vd ) İslâm'a gönül veren bu ilk Medineli müslümanlar memleketlerine geri dönerek bütün güçleriyle bu yeni dini tanıtmaya ve akrabalarının da iman etmelerini temine çalıştılar Bu küçük grubun Yesribliler üzerinde büyük etkileri oldu Evs ve Hazrec'ten bir çok kimse bunların aracılığıyla İslâm'a girdi Özellikle Resulullah'ın dayılarından olan Neccaroğullarına mensup Es'ad b Zurâre ile Avf b Hâris müslümanlıklarını asla gizlemeksizin büyük bir gayretle insanları İslâm'a davet ettiler Gerçekten İslâm akîdesi Yesrib de yıllardır süren savaşların sona ermesinde büyük bir etken oldu Düşmanlıklar sona erdi ve insanlar Allah'ın rahmeti sâyesinde kısa zamanda kardeşler oluverdiler Ertesi yıl yani peygamberliğin onikinci yılında yine Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen Yesrib'li oniki kişi Akabe mevkiinde Resulullah (s a s ) ile geceleyin gizlice buluştular Bunlardan altısı bir önceki yıl müslüman olan kişilerdi Birinci Akabe Bey'atı adı verilen bu bey'atta bulunan sahâbelerden Ubâde b es-Sâmit, hadiseyi söyle anlatır: "Refahta olduğu kadar sıkıntıda, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de onu destekleyecek ve her konuda emirlerine itaat edeceğimize, Resulullah'ı kendi nefislerimizden aziz tutup, durum ne olursa olsun ona muhalefet etmeyeceğimize, Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza, Allah'a asla şirk koşmayacağımıza, hırsızlık ve zina yapmayacağımıza, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, kendiliğimizden uyduracağımız yalan ve dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza, hiç bir hayırlı işte Resulullah'a muhalefet etmeyeceğimize dair bey'at ettik Ayrıca bizden birinin verdiği sözünde durmasına karşılık onun ecir ve mükâfâtının Allah'a ait olduğuna ve ona Cennet nimetinin verileceğine; kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa bunun ona keffâret olacağına; kim de yine bunlardan birini işler de işlediği o suçu Allah açığa vurmazsa onun işinin Allah'a kalacağına; Allah'ın dilerse onu bağışlayıp dilerse azaba uğratacağına dair Resulullah'ın bize bildirdiği hususlara sadık kalacağımıza da söz verdik " Bu birinci Akabe Bey'atına katılan oniki kişiden altısı bir önceki yıl iman eden kimselerdi Diğer altısı ise Muaz b Hâris, Zekvân b Kays, Ubâde b es-Sâmit, Yezid b Sa'lebe, Abbâs b Ubâde ve Ebu'l-Heysem Mâlik b Teyyihan idiler Bazı kaynaklarda bir önceki yıl Resulullah ile tanışan altı kişiden biri olan Câbir b Abdullah yerine Uveym b Saide'nin birinci Akabe Bey'atında bulunduğu ifade edilir Medineliler, hacdan geri dönerlerken, yanlarında, İslâm'ı öğretmek üzere Resulullah tarafından tayin edilen Mus'ab b Umeyr'i götürdüler Kısa surede Medine-i Münevvere'de İslâmiyet hızla yayıldı Mus'ab b Umeyr, Rasûlullah'ı Medine'deki her hareketten haberdar ediyordu Kısa zamanda Evs ve Hazrec kabilesinin bütün evleri İslâm'ın nuruyla aydınlanmaya başladı Artık Medine, bir İslâm devletinin doğuşuna hazır hâle gelmişti Mus'ab b Umeyr'in gayret ve etkisiyle Yesrib'in ileri gelenlerinden Sa'd b Muaz ve Useyd b Hudayr müslüman oldular Bu iki büyük reisin İslâm'a girmesiyle İslâm, Medine'de bir hayli kabul gördü Bunun üzerine Medineliler Hz Peygamberi şehirlerine dâvet etmeye karar verdiler Birinci Akabe Bey'atından bir yıl sonra Medineliler yeniden hac için Mekke'ye geldiler İçlerinde ikisi kadın yetmiş beş müslüman vardı Allah Resûlünün bu defa onlarla ilgi kurması İslâm'ın tebliğinden ibaret değildi Çok önemli kararlar arifesindeydiler Buluşma yeri yine Akabe mevkii oldu Buluşma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı Gece yarısına doğru, Medineliler, gayet tedbirli hareket ederek kararlaştırılan yerde toplandılar Rasûl-i Ekrem Akabe'ye bu defa amcası Abbâs ile birlikte geldi Abbâs henüz ya müslüman olmamış, yahut müslümanlığını gizliyor, ancak yeğenini himaye ediyordu Böylesi bir toplantıda bulunmayı bir aile borcu kabul etmişti Toplantıda ilk sözü Hz Abbâs aldı: - Ey Hazrecliler, Muhammed (s a s )'in aramızdaki mevkii bildiğiniz gibidir Biz, onu düşmanlarından koruduk ve koruyacağız Kendisi burada, ailesinin yanında, nezdimizde izzet ve ikrâm içindedir Fakat sizinle bir andlaşma yapmak ve size katılmak istiyor Ona verdiğiniz sözü tutmak, kendisine muhalefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve sağlam ise buna bir diyecek yoktur Fakat onu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu şimdiden söyleyiniz ve onu kendi haline bırakınız Medineli Müslümanların cevabı şöyle oldu: -Dediklerinizi dinledik Ey Allah'ın resulü, siz söyleyin! Kendiniz adına, Allah adına istediğiniz andı bizden alınız Biz hazırız Resulullah Hz Muhammed (s a s ) Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler okuduktan sonra şöyle buyurdular: "Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumak üzere size elimi veriyorum" Elini ilk uzatan, Berâ b Ma'rur oldu O, şöyle dedi: -Bey'at ettik ya Resulullah, seni Hak dinle gönderen Allah'a yemin ederiz ki kendimizi, çocuk ve hanımlarımızı koruduğumuz gibi seni de koruyacak ve savunacağız Biz, zaten harp içinde yoğrulmuş kimseleriz Zırha alışkınız Bu, bize atalar mirasıdır Bera'dan sonra söz alan Ebu'l Heysem de: - Ya Resulallah, dedi Bizim yahudilerle bir takım bağlantılarımız vardır Bu bağlantıları keseceğiz Biz bunu yaptıktan sonra siz de Allah'ın inâyetiyle muvaffak olunca bizi bırakıp kendi kavminizin yanına döner misiniz? Resulullah (s a s ) gülümsediler ve dediler ki: "Kanım sizin kanınızdır Siz bendensiniz, ben de sizdenim Kiminle dövüşürseniz" ben sizin yanınızdayım Kiminle barış yaparsanız, ben de onunla barış yaparım " Resulullah (s a s )'in bu sözlerini duyan herkes, bey'at etmek üzere elini uzatıyordu Bu sırada Abbâs b Ubâde ortaya atılarak şunu söyledi: -Hazrecliler! Bu zata niçin bey'at ettiğinizi biliyor musunuz? Ona bey'atla insanların kırmızısına ve siyahına, yani Arap ve Arap olmayana karşı savaşa hazır olmayı kabul etmiş oluyorsunuz Bir felâkete uğradığınız ve ulularınızın maktul düştüğünü gördüğünüz zaman onu yalnız başına bırakacaksanız şimdiden bırakınız Bu, daha doğru olur Yoksa dünyada ve ahirette rüsvay olursunuz Fakat ona verdiğiniz sözü tutacak, malca felâkete uğramayı, büyüklerinizin ölümüyle karşılaşmayı göze alacaksanız, bunu yapınız Çünkü dünya ve ahiret hayrı bundadır Hepsi kabul ettiler ve sordular: - Ey Allah'ın Resulü, buna karşılık bize ne va'd ediyorsunuz? Resulullah: "Cennet" dedi Bey'at kısa zamanda tamamlandı Hepsi de darlıkta ve genişlikte her halükarda itaate, sözün ancak doğrusunu söylemeye ve Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmamaya söz verdiler Bey'attan sonra Resulullah (s a s ), Hazrec'den dokuz, Evs'den üç kişi olmak üzere on iki nakip seçtiler Es'ad b Zurâre de hepsinin başı ve emîri seçildi Bunlardan her biri bir kabîlenin reisi idiler Bunun anlamı, oniki kabilenin İslâmiyeti kabul etmesiydi Bey'at gece karanlığında tenhada ve gizlilik içinde yapılmıştı Fakat bey'atın bitiminde bir çığlık karanlığın perdesini yırttı: - Ey Kureyş, Muhammed ile atalarının dininden çıkanlar, sizinle döğüşmek için andlaşma yaptılar! ![]() Fakat müslümanların artık kimseden çekindikleri yoktu Bu sesi duyar duymaz Abbas b Ubâde şöyle dedi: - Ya Resulallah, seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki istersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır üzerlerine saldırırız Resulullah (s a s ) ise şöyle buyurdular: "Hayır ![]() ![]() Bize savaş izni daha verilmiş değildir Şimdilik hepiniz yerlerinize dönünüz " İslâm'a teslim olup Resulullah'a tam anlamıyla bey'at eden bu ilk müslüman kitle için emre itaat mutlak idi Akabe'deki bu toplantı dağıldı ve herkes yerine döndü Sabah olunca Kureyşli müşrikler bu bey'attan haberdar olmuşlardı Müşrikler bu anlaşmanın mahiyetini araştırmağa başladılar Fakat henüz müslüman olmamış olan Yesribliler'in Hz Peygamber ile anlaşmalarına bir türlü anlam veremiyorlardı Mekkeli müşrikler bu gizli anlaşma hakkında bir bilgi alamadan Yesrib'li müslümanlar şehri terk etmişlerdi İslâm Devleti'nin kurulmasında önemli bir dönüm noktası olan ikinci Akabe bey'atına, Resulullah'ın savaş ve barışta korunacağına dair prensiplerin tesbit edildiği ve kararların alındığı bir bey'at olmasından dolayı, "Bey'atü'l-Harb" adı verilir İkinci Akabe bey'at'ının gerçekleşmesiyle İslâm tarihinde yeni bir dönem başlıyor ve o gün İslâm Devleti'nin temeli atılmış oluyorduFormumuzdan daha iyi hizmet almak için ücretsiz Üye Olabilirsiniz www.nebufrm.com ...
|
|
| | #12 (permalink) |
| Misafir
Mesajlar: n/a
Üye No:
| Hicret Bir yerden başka bir yere göç etmek ![]() Hz Peygamber (s a s) ve ashabının İslâm devletini kurmak üzere Mekke'den Medine'ye göç etmeleri Rasûlullah Mekke'de tebliğ görevini sürdürürken Kureyşliler de inkârlarında diretiyorlardı Peygamberimiz tebliğ görevini Mekke'nin dışına taşırmak istiyordu Bu nedenle Taif'e gitti Tâifliler de Kureyşliler gibi inkârcılıkta direnmişler ve Peygamberimizi taşa tutmuşlardı Peygamberimiz onların bu cahilce hareketleri karşısında yılmamıştır Özellikle hacc mevsiminde Mekke dışından gelen insanlarla görüşüyor onlara İslâm'ı anlatıyordu Peygamberimiz bir gün Akâbe mevkiinde Medineli altı kişi ilekarşılaştı Onlara Kur'ân okudu ve İslâm'a davet etti Medineliler Peygamberimizle konuştuktan sonra durumu kendi aralarında değerlendirdiler "Yahûdilerin geleceğini bildikleri ve kendisiyle bizi korkuttukları peygamber bu olmasın" dediler Yahûdilerden önce müslüman olmanın gereğine inanıp müslüman oldular Medine'de bulunan Yahudiler bir Peygamber'in geleceğini biliyorlardı Medinelilerle aralan açılan Yahudiler onlara "Bir Peygamber gönderilmek üzeredir O Peygamber gelince biz ona tabi olacağız, İrem ve Âd kavimleri gibi sizin kökünüzü kazıyacağız" diyorlardı Akabe'de Müslüman olan Medineliler memleketlerine gittiklerinde bu durumu yakınlarına aktardıktan bir yıl sonra, daha önceki Müslümanlarla birlikte on iki kişilik bir topluluk Hacc için Mekke'ye geldi Bunlar Peygamberimizle görüştü ve "hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, iftira etmemek, Allah ve Rasûlüne muhalefette bulunmamak hususunda" peygamberimize söz verip bey'at ettiler Peygamberliğin onüçüncü yılında Medineli müslümanlardan yetmiş iki kişilik bir grup hacc için Mekke'ye geldiler Peygamberimizle Akabe mevkiinde görüşmek üzere toplandılar Hz Peygamber (s a s), amcası Abbas'la birlikte Akabe'ye geldi Abbas henüz müslüman olmamıştı Ebu Talib'in vefatından sonra peygamberimizle daha çok ilgilenmeye başlamıştı Bu ilgi kabile bağından ileriye gitmiyordu Toplantıda ilk konuşmayı Abbâs yaptı; "Ey Hazrec topluluğu, bu benim kardeşimin oğludur Benim yanımda insanların en sevgilisidir Siz onu tasdik ediyor onun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp götürmek istiyorsanız, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim Siz ona vereceğiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisini muhaliflerinden koruyabilecek misiniz? Bunu gereği gibi yaparsanız ne iyi; yok eğer Mekke'den çıktıktan sonra kendisini yardımsız bırakacak rüsvay edecekseniz şimdiden bu işten vazgeçiniz, onu bırakımı Yine kavmi arasında ve yurdunda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşasın " Hz Abbas'tan sonra Hz Peygamber (s a s) konuştu Bundan sonra Medineli müslümanlar düşüncelerini şöylece açıkladılar: "Allah'tan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bey'at ediyoruz Biz, Rabbımıza bey'at ediyoruz Allah'ın kudret eli ellerimizin üzerindedir Kendimizi, oğullarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de, esirgeyip koruyacağız Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allah'ın ahdini bozan, yaramaz, bedbaht insanlar olalım Ya Rasûlallah! Biz ahdimizde sadıkız" Peygamberimiz iki şart ileri sürdü, "Rabbim için şartım: O'na hiç bir şeyi ortak koşmamanız yalnız O'na ibadet etmeniz, kendinizi, çocuklarınızı, kadınlarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden, beni de esirgeyip korumanızdır" buyurdu Medineliler: "Böyle yaptığımız zaman bizim için ne var" dediler Allah Rasûlü de: "Cennet var" buyurdular Medineliler "bu kârlı alış veriştir" deyip Allah Rasûlüne bey'at ettiler Mekke müşrikleri Akabe bey'atlarıyla ilgili haberi alınca Allah Rasûlünü Mekke dışına çıkarmamak için önlemler almaya başladılar Bir müddet sonra peygamberimiz müslümanların Medine'ye hicret etmelerine izin verdi İlk olarak Cahşoğulları hicret ettiler Bunlardan sonra Hz Ömer hicret için önce silahını kuşandı, Kâbe'yi tavaf etti Çevrede bulunan müşriklere de hicret etmekte olduğunu bildirdi "Anasını ağlatmak karısını dul bırakmak isteyen varsa beni izlesin" diyerek büyük bir grup sahabe ile birlikte hicret etti " Hz Ömer'den sonra Hz Hamza ve diğer müslümanlar hicret ettiler Hz Ebû Bekir de hicret etmek istiyordu ancak, Peygamberimiz ona "acele etme, belki Allah sana bir arkadaş bulur" diyerek beklemesini söyledi Bunun üzerine Hz Ebu Bekir iki deve satın alıp, hicret edeceği günü beklemeye başladı Kureyşliler müslümanların Medine'de tutunduklarını görünce telaşa düştüler Peygamberimizin hicretine engel olabilmek için Darü'n-Nedve adı verilen meclis binasında toplandılar Çeşitli fikirler ve düşünceler ileri sürerek sonuçta Ebû Cehil'in düşüncesinde karar kıldılar Ebu Cehil, her kabileden bir delikanlının seçilmesini, bunların hep birlikte Peygamberimizi öldürmelerini teklif etti Böylece Abdi Menâçoğullarının bütün kabilelerle çarpışamayacağını, kan davasından vazgeçeceklerini bildirdi Onlar bu tip hileler düşünürlerken Peygamberimiz Hz Ebû Bekir'in evine vardı Allah'ın kendilerine hicret iznini verdiğini bildirerek yol hazırlıklarına başlanıldı Mekkelilere ait bazı emanetlerin sahiplerine teslim edilmesi ve müşrikleri yanıltmak amacıyla Hz Ali'ye Peygamberimizin evinde kalması emredildi Gecenin geç vaktinde müşrikler Peygamberimizin evini kuşattılar Allah Rasûlü Kur'ân okuyarak Allah'a sığınmış böylece müşriklerin arasından görünmeden geçmiştir Bir müddet sonra müşrikler Peygamberimizin yatağında yatanın Hz Ali olduğunu görünce hayrete düşmüş ve tuzaklarının boşa gittiğini anlamışlardır Rasûlullah (s a s) Hz Ebu Bekir'le birlikte Sevr Dağı'na doğru yol alıp Hıra mağarasına gizlendiler Bu dağ Medine tarafında değil, Cidde tarafında Mekke'nin kuzey batısında yer alıyordu Müşrikleri şaşırtmak için de böyle bir yola başvurulmuştu Müşrikler hz Ali'yi ve Hz Ebû Bekir'in kızı Esma'yı sıkıştırmış fakat bir şey öğrenememişlerdir İz sürenleri yanlarına aldılar; dağ, tepe demeden her tarafı aradılar Bir ara mağaranın ağzına kadar geldiler, mağaranın önüne bir güvercinin hemen Rasûlullah'ın oraya girmesinden sonra yuva yaptığını, örümceğin ağ örttüğünü görünce Allah Rasülünün mağarada gizlenmesinin mümkün olabileceğini düşünemediler Elleri boş olarak geri döndüler Hz Peygamber (s a s) ile Hz Ebu Bekir bu mağarada üç gün kaldılar Hz Ebu Bekir'in oğlu Abdullah ve kızı Esma onlara yemek taşıdılar Hz Ebu Bekir'in çobanı da koyunlarını Abdullah'ın geçtiği yerlere sürerek izlerini silmeye çalıştı Yol Kılavuzu Uraykıt Peygamberimiz ve Hz Ebubekir'in bineceği develeri getirdi Peygamberimiz devenin ücretini Ebu Bekir'e ödeyerek yola koyuldular Yolculukta geceleri yol alıyor, gündüzleri gizleniyorlardı Kureyşliler, Peygamberimizi bütün uğraşlarına rağmen bulamayınca şaşkına döndüler Onu bulana yüz deve vereceklerini vadettiler Bu ödül herkesi heyecanlandırdı Yüz deveye sahip olabilme ümidiyle her tarafı aramaya başladılar Her yöne haberciler gönderildi Bu habercilerden birisi de Süraka'nın yurduna gelmişti Onlar da Allah Rasûlünü bulabilmek ve yüz deveye sahip olabilmek için fırsat kolluyorlardı Bir gün adamın birisi üç kişilik bir yolcu kabilesinin gitmekte olduğunu gördü Bunu bir toplulukta anlattı Süraka uyanık bir kimse idi Adamı yanıltmak ve sözü kesmek için onlar falancalardır dedi Adam da kesin bir şey bilmediğinden susmak zorunda kaldı Bunun üzerine Süraka evine geldi Atını ve oklarını hazırladı Belirtilen yöne doğru hızla yol almaya başladı Süraka kısa bir müddet sonra Peygamberimiz ve Hz Ebû Bekir'e yetişti Onlara "bugün seni benden kim kurtarabilir" diye bağırdı Peygamberimizin duasıyla Süraka'nın atının ön ayakları kuma gömüldü Böylece Allah bu kutsî Medine yolculuğunda Rasûlünü yalnız bırakmamış ve onu tehlikelere karşı bir kez daha korumuştu Atının kuma gömülmesi sonucunda gerçeği anlayan Süraka affını rica etti Peygamberimiz de ona dua ederek affetti Süraka minnet altında kalmak istemiyordu Peygamberimize ikramda bulunmak istiyordu Peygamberimiz de onun hiç bir ikramını kabul etmek istemedi İkramının kabul edilebilmesi için müslüman olmasının gerektiğini öğrendi ve müslüman oldu Kureyş'in vadettiği yüz deveye sahip olmak isteyenlerden birisi de Büreyd idi O da kendi kabilesinden yetmiş atlı ile yola çıkmış, Peygamberimize yetişmişti Ancak bütün gayretlerine rağmen muvaffak olamamış sonuçta Büreyd'e İslâm tebliğ edildi Büreyd ve yanındakiler müslüman oldular Büreyd, peygamberimizin Medine'ye bayraksız girmesinin uygun olmayacağını düşünerek, başından sarığını çıkardı, mızrağının ucuna bağladı, böylece Medine'ye kadar Peygamberimizin bayraktarlığını yapmış oldu Peygamberimizin Mekke'den çıktığını duyan Medine'deki müslümanlar yolları gözlüyorlardı Her gün güneşin doğumundan önce Harra mevkiine çıkıyorlar, sıcak bastırıncaya kadar bekliyorlardı Bir gün Yahudi'nin birisi bir işiyle ilgili olarak yüksek bir kuleye çıkıp etrafı gözetlemeye başlamıştı Peygamberimizin ve arkadaşlarının gelmekte olduğunu gördü Kendisini tutamayarak heyecanla " ey Arap topluluğu! İşte nasibiniz, devletliniz, beklediğiniz ulu kişiniz geliyor" diyerek Rasûlullah'ın geldiğini onlara haber verdi Medineliler yollara dökülüp Peygamberimizi karşıladılar Peygamberimiz burada bir müddet kaldı ve Kuba Mescidi'ni inşa ettirdi Hz Ali de Kuba'da Rasûlulah'a yetişti Süheyb b Sinan da hicret etmek için yola çıkmıştı Kureyşliler onun yolunu çevirdiler, göndermek istemediler Süheyb, biriktirdiği bütün serveti Kureyşlilere bırakmak şartıyla yoluna devam etti Peygamberimiz bir kaç gün sonra Medine'ye hareket etti Hareketinden önce Neccâroğullarına kendisini Medine'ye götürmeleri için haber gönderdiği de rivayet edilmektedir Abdulmuttalib'in annesi Neccaroğullarının kızıydı Dolayısıyla Neccaroğulları Abdulmuttalib'in dayıları oluyordu Neccaroğulları Peygamberimizi Medine'ye götürdüler Halk Peygamberimizi ağırlamak için can atıyordu Allah Rasûlü hiç kimseyi kırmak istemiyordu " Devenin yolunu açınız Nereye çökeceği ona buyrulmuştur" diyordu Deve boş bir araziye çöktü Peygamberimiz bu araziye akrabalarından kimin evinin yakın olduğunu sordu Böylece Neccaroğularından Ebu Eyyûb El-Ensâri'nin evine misafir oldu Hz Peygamber (s a s)'in Medine'ye gelişi Medineli mü'minleri büyük bir sevince boğdu Bütün mü'minler, evlerinin damına çıkmış; gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler "Yâ Rasûlallah! Yâ Muhammed! Yâ Rasûlallah!" diyerek bağırıyorlardı (Müslim, Sahih, VIII, 237) Çocuklar ve hizmetçiler, yollarda ve damlarda "Rasûlullah geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahû ekber! Muhammed geldi! Allahu ekber, Muhammed geldi! diyorlar, Habeşliler de, sevinçlerinden kılıç kalkan oynuyorlardı (Ebû Davud Sünen, II, 579) Kadınlar ve çocuklar, hep bir ağızdan: "Vedâ tepelerinden dolunay doğdu bize! Allah'a yalvaran oldukça, şükür etmek gerekir halimize, Ey bize gönderilen Peygamber! Sen boyun eğmemiz gereken bir emr ile geldin bize" diye şiirler okuyorlardı (Semhudî, Vefaü'l-Vefa, I,187, Halebi insanü'l-Uyun, II, 58) Berâ' b Âzib: "Peygamber (s a s) Medine'ye gelince, Medinelilerin Rasûlullah'a sevindikleri kadar hiç bir şeye sevindiklerini görmedim demiştir Enes b Mâlik de: "Ben, Rasûlullah'ın Medine'ye girdiği günden daha güzel, daha parlak bir gün görmedim" der (İbn Sâ'd, Tabakat, I, 233, 234) Rasûlullah Medine'ye varınca mü'minlerin her biri kendi evinde ağırlamak istediler ve bu konuda yarışırcasına hareket ettiler Rasûlullah'ı misafir edebilmek için devesinin önüne geçiyorlardı Efendimiz onlara "Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona emir buyurulmuştur" diyordu (Semhûdî-Vefâü'l-Vefâ, I,183)![]() -------------------------------------------------------------------------------- TARİHTE HİCRET: HZ İBRAHIM (A S)'IN HİCRETİ: Hz İbrahim, kendi kavmine Allah'ın dinini anlatmada hiç bir engel tanımamış, Nemrut'un zorbalığına boyun eğmemiş, bir bir işkencelere maruz kalmasına rağmen yolundan dönmemiştir Fakat O'nun bütün gayretleri bir netice doğurmamış ve toplumunu küfür bataklığından çekip almamıştır Artık netice belli olmuştur; kavmi kendi doğrultusunda gitmektedir Hz İbrahim de tevhid üzere yoluna devam etmektedir Hz İbrahim kavminin iman etmesine imkân ve ihtimal kalmadığını anlarınca, sapıklık ve küfür diyarından uzak kalmak amacıyla, her şeyiyle yalnız Allah'a kulluk edebilmek için hicret etmiştir (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1437) Hz Peygamber (s a s) de şöyle buyurmuştur: "Her kim diniyle bir yerden bir yere hicret ederse, gittiği yer bir karşı yer de olsa Cennet'te İbrahim ve Muhammed (s a s) onun arkadaşı olur "-------------------------------------------------------------------------------- ASHAB-I KEHF'İN HİCRETİ: Batıl düzenler, gerçekten Hakk'a inananlara hayat hakkı tanımak istemezler Onlar gerektiğinde bütün zulüm mekanizmalarını inananların aleyhine çalıştırmaktan geri durmazlar Çünkü, yarasanın ışıktan ürktüğü gibi, onlar da inananların gerçekleri ve mutlak doğruları gözleri önüne sermeleri böylece kendi menfaatlerinin ortadan kalkmasından, ilahlık davalarının sahteliğinin ortaya çıkmasından, sömürü çarklarının durmasından endişelenirler, korkarlar Tarih boyunca inananlara zâlim düzenler eliyle yapılan zulüm, baskı ve şiddetin asıl nedeni budur Bugün yeryüzünün her bölgesinde müslümanlar üzerindeki baskı ve terör bundan kaynaklanmaktadır Kur'ân-ı Kerîm Ashab-ı Kehf'ten: "Rablerine inanan gençler" (el-Kehf, 18/13) olarak söz etmektedir Bunun üzerine; "Allah da onların hidayetlerini artırmıştı" Ashab-ı Kehf'in, kavimleri Allah'tan başka tanrılara taptıkları için onlardan uzaklaşmalarını Kur'ân övgüyle anlatmaktadır Onlar bu davranışlarıyla doğru yolu bulmak ve Allah'ın rahmetine kavuşmayı gaye edinmişlerdi " ![]() ![]() Şunlar, şu bizim kavmimiz, Ondan (Allah'dan) başka tanrılar edindiler Bunların üzerine bari açık bir delil getirseydiler ya? Artık yalan yere Allah 'a karşı iftira edenlerden daha zâlim kimdir?" dediklerinde, onların kalplerini (sabır ve sebat ile hakka) bağlamıştık " (Birbirlerine şöyle demişlerdi): "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka tapmış olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya (çekilip) sığının ki; Rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, işinizden de size fayda hazırlasın " (el Kehf,18/ 14,16) Böylece onlar, zâlim bir toplum içinde yaşayıp, dinlerini açığa vuramamaktansa mağaraya çekilip orada inançlarını yaşamayı tercih etmişler ve son derece az oldukları için, mevcut düzene karşı duramayacaklarını anlamış bulunuyorlardı ![]() -------------------------------------------------------------------------------- HABEŞİSTAN'A HİCRET: İslâm'ın ilk yıllarında, sahabîlerin önemli bir kısmına ve özellikle zayıf ve kimsesizlere, "Rabbiniz Allah'tır" demeleri nedeniyle sayısız zulümler uygulanıyor, dinlerinden vazgeçirmeleri için onlara büyük baskılar yapılıyordu Peygamber Efendimiz, sayıları yüzü bulan sahabiye Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye etti Orada kendilerini himaye edecek iyi niyetli bir hükümdarın varlığından söz etti Bunun üzerine Habeşistan'a iki defa hicret edildi Mekke o sıralarda gerçekten İslâm gibi eşsiz, tevhide dayalı yüce bir inanç ve hayat düzenini kabul edenler için ağır şartları bulunan bir ortamdı Habeşistan'da da İslâmî bir düzenin varlığından söz edilemezdi ama en azından orada dini hürriyet vardı ve zulüm yoktu Diğer taraftan İslâm ülkesi diyebileceğimiz bir yerin de varlığı söz konusu değildi Henüz böyle bir teşebbüse girebilmek için gerekli şart ve imkanlardan da müslümanlar tamamıyla mahrum bulunuyorlardı Bu nedenle Dârü'l- Küfr olan Mekke'yi bırakıp Darü'l-Emin (güven ülkesi)'e göç için bir izin verilmiş oluyordu![]() ![]() ![]() -------------------------------------------------------------------------------- HİCRETİN HÜKMÜ: Kur'ân'ın bir çok âyeti hicretten, hicretin gereğinden, hicret edenlerden ve etmeyenlerden ![]() ![]() söz eder Hicretin ne denli önemli olduğuna şu âyetler gayet açık bir şekilde işaret etmektedir: "Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: "Ne işte idiniz?" Onlar: "Biz yeryüzünde dinin emirlerini uygulamaktan aciz kimseler idik" derler Melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret etseydiniz ya" derler İşte onlar böyle Onların barınakları Cehennemdir O ne kötü bir yerdir Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zayıf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir Çareye gücü yetmeyen ve (hicret) için bir yol bulamayanlar müstesna" (en-Nisâ, 4/97, 98) Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında İbn Abbas (r a) şunu nakletmektedir: "Peygamber (s a s) zamanında bazı müslümanlar müşriklerle birlikte durup onların sayılarının artmalarına neden oluyorlardı (savaş sırasında) ok, onlardan bazılarına isabet edebiliyor veya boynu vurulup öldürülebiliyordu Bunun üzerine bu ayetler nazil oldu Yine İbn Abbas (r a )'ın rivayet ettiğine göre; bir kısım Mekkeliler İslâm'a girmiş, fakat müslümanlıklarını açığa vurmamışlardı Bedir savaşı gününde müşrikler onları da beraberlerinde savaşa götürdüler ve bazıları bu savaşta öldü Müslümanlar bunun üzerine: "Bizim arkadaşlarımız müslüman idiler, savaşa zorla sokuldular" deyip, onlara Allah'tan mağfiret dilediler Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu" (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, I, 542) Demek ki mü'minler, bu gibi durumlarda "biz İslâm'ı ayakta tutamayacak kadar zayıf kimseler idik" demekle kendilerini kurtaramayacaklardır Çünkü bunlar İslâm'ı tamamiyle yaşayabilmek için herhangi bir teşebbüste bulunmamışlar ve böylece "kendilerine zulm etmişlerdir" fakat, gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayıf kimseler bundan müstesnadır Bu âyetler, müşrikler arasında bulunup da dinini ayakta tutamayan herkesi kapsamaktadır Hicret edebilecek durumda olup da hicret etmeyenlerin, kendi nefislerine zulmetmiş oldukları ve bu ayetin hükmüne göre, haram işledikleri icmâ ile kabul edilmiştir (İbn Kesîr Tefsîr, I, 542) Bu hüküm kıyamete kadar bakîdir ve genel bir hükümdür Herhangi bir durum onu, dinini yaşayabileceği, inancının gereklerini yerine getirebileceği Darü'l-İslam'a hicret etmekten alıkoymaz Hanbelî hukukçulara göre bir kimsenin, Darü'l- Harp'te dinini açığa vurup yaşayabiliyor bile olsa, müslümanların sayısını çoğaltmak ve cihada katılabilmek için Dârü'l-İslâm'a hicret etmesi sünnet olur Hanefi mezhebinde ise küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek vaciptir Şâfiîlerden el-Mâverdî'ye göre de, müslüman herhangi bir küfür beldesinde dinini açığa vurabiliyorsa, orası onunla Daru'l-İslâm olmuş olur Orada durmak, hicret etmekten daha iyidir Çünkü böylelikle kendisinden başkalarının,da İslâm'a girmeleri umulabilir Ancak el-Mâverdî'nin bu görüşüyle, konu ile ilgili olarak Darü'l-Harp'ta kalmayı haram kılan ayet ve hadisler arasındaki aykırılık açıktır Hicret hükmü, Darü'l-Harp'te müslüman olup oradan uzaklaşabilecek güçte olan herkes için geçerlidir (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 28, 29) Darü'l-Harp'ten hicret etmenin, herhangi bir ma'siyetin işlenmesi veya herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya İslâm devlet başkanının istemesiyle vacip olacağı konusunda icmâ' vardır (eş-Şevkânî, a g e , VIII, 29) Kişi "ben hicret edeceğim ama, gideceğim yer tanımadığım, yabancısı olduğum bir yerdir Acaba orada geçimimi sağlayabilecek miyim? Sonra ne zaman geleceği bilinmeyen ölüm, beni yolda yakalarsa hicret etmiş sayılabilir miyim![]() ![]() " gibi bir takım düşünceleri içinden geçirebilir Ancak bunlar yersiz düşüncelerdir Çünkü: "Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak bir çok yerler bulur, genişlik de bulur Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhâcir olarak çıkıp da sonra yolda ölürse, onun mükâfatı Allah'a aittir (en-Nisâ, 4/100) Bu bakımdan ne rızık endişesi ne de "yolda ölüm" düşüncesiyle farz olan hicretten geri kalamaz Yeryüzü iman-küfür mücadelesinin alanıdır Bu mücadelede kimi zaman iman bazan da küfür egemen olmuştur Mü'minler İslâmî kimliklerini yitirdikleri, imanî zaaflara düştükleri, İslâmi ilimlerin yeterince tahsil edilmediği ve cehaletin yaygınlaştığı dönemlerde küfür İslâm'a gâlib gelecektir İslâmî ilimlerin çok iyi bilindiği, İslâm'ın yaşandığı, imanın kalb atışlarında bile hissedildiği dönemlerde ise kuşkusuz İslâm egemen olacaktır İslâm'ın ve küfrün egemenliği ya da şeytana zaman zaman fırsat verilmesi insanın ve yeryüzünün kanunu hükmündedir Dolayısıyla mü'minler İslâm'ın egemen olmadığı toplumlarda yaşama durumunda kalabilirler Bundan dolayı hicret zaman zaman gündeme gelebilir Hicret dönemi asla kapanmaz, Mekke'nin de fethinden sonra hicret gündeme getirilemez; hicret tarihin belirli bir dönemine ait bir olay değildir Hicret süreklilik arzeder ve kıyamete kadar kaimdir Mekke'nin fethedildiği gün Abdurrahman b Safvan (r a) babasını getirerek, Rasûlullah'a babasının da hicret sevabından payını almasını istediğini bildirdi Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Artık hicret yoktur" diye cevap verir Rasûlullah'ı bu konuda yumuşatmak amacıyla, amcası Hz Abbâs'ın yanına gider ve bu konuda kendisine yardımcı olmasını ister Hz Abbâs (r a), Peygamber (s a s)'e "Allah aşkına kabul et" derse de, Hz Rasûlullah şu cevabı verir: " Amcamın yeminini yerine getiririm, ama hicret yoktur" Hadîsin râvilerinden olan Yezid b Ziyâd: "Halkı İslâm'ın egemenliği altına girmiş bulunan bir yerden hicret edilemez, demek istiyor" diye hadisi açıklamıştır (İbn Mace Keffâret) Burada görüldüğü gibi Mekke'den hicret etmek artık söz konusu değildir Çünkü, hicretten maksat gerçekleşmiş bulunuyor Artık Mekke'nin kendisi fethedilmek suretiyle Darü'l-İslâm olmuş ve İslâm'ın bütünüyle hayata yansıyacağı bir yer haline gelmiştir Allah'tan başka hiçbir varlığın hâkimiyetinden söz edilemeyecektir Diğer bir kısım hadislerde ise, hicretin sürekliliğinden söz edilmektedir: "Kâfirlerle savaşıldıkça hicretin sonu gelmeyecektir (eş-Şevkânî a g e , VIII, 27) "Hicretten sonra hicret olacaktır Yeryüzünün en hayırlıları, Hz İbrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardır" (Ebû Davûd, Cihad) Bu hadislerden anlaşıldığına göre, İslâm hâkim olduğu bir yerden hicret etmenin farz veya vâcib olması söz konusu değildir Ancak Darü'l-Harb'den Darü'l-İslâm'a hicret etmemin vucûbu kıyamete kadardır Ebu Bekr İbnü'l-Arabî: "Hicret, Peygamber (s a s) zamanında farz idi Kendi dini veya nefsi için korkusu olan herkese farz olarak devam etmektedir Kesilen hicret Mekke'nin fethinden sonra, Mekke'den Medine'ye olan hicrettir" (eş-Şevkânî a g e , VIII, 29) der Hicretin hayata yansımasında genel etkenlerden biri de İslâm devlet başkanıdır Halife, mü'minlerin bir yerden bir yere hicret etmelerini isteyebilir Mü'minler de buna aymak zorundadırlar Zira müslümanlar Halifenin İslâm'a muhalif olmayan bütün emirlerine uymak zorundadırlar Hilafet, İslâm'ın bütün hükümlerinin direkt ya da dolaylı olarak bağlantılı olduğu bir müessesedir Peygamber Efendimiz, bazan büyük kalabalıkları bile hicret edip etmemekle serbest bırakmıştır Gönderdiği askerî müfreze (seriyye) kumandanlarına verdiği tâlimât arasında şunları da görmekteyiz: "![]() Onları İslâm'a davet et Kabul ederlerse, sen de bunu kabul et ve onlarla savaşma Sonra bulundukları yerden muhâcirlerin yurduna hicret etmelerini iste Bunu yaptıklarında do muhacirlerin leh ve aleyhlerinde olanın, kendilerinin de leh ve aleyhlerine olacağını bildir Eğer hicret etmeyecek olurlarsa, durumlarının bedevî müslümanların aynısı olacağını onlara bildir Onlara mü'minlere uygulanan Allah'ın hükümleri uygulanacok, ancak müslümanlarla birlikte cihada katılmadıkça fey' ve ganimetten pay alamayacaklardır" (İbn Kesîr, Tefsîr, III, 329) Hicretin devlet politikasında önemli bir yeri olmalıdır İslâm Devleti, durumuna göre hicretle ilgili bir takım düzenlemelere girişmek zorundadır Bu gibi istisnâî durumların maksat ve nedenleri araştırıldığında bazı zümrelerin bundan istisna edilmesi de tamamen toplumun iyilik ve hayrıyla yakından ilgilidir Mesela: Müzeyne, Medine'nin 35 km uzağındaydı ve yüzlerce savaşçıya sahipti Bunların bulundukları topraklarda bırakılması, İslâm Devlet topraklarını genişletme maksadını taşıyordu Bunların İslâm ülkesine hicret etmeleri birçok iktisâdî zorlukların doğmasına neden olacak ve terkedilmiş verimli topraklar ve sular, yabancıları ve belki de İslâm düşmanları tarafından işgal edilecekti (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 277, 278) Bu bakımdan Peygamber Efendimiz İslâm devleti sınırlarının genişlemesi ve müslümanların savaş gücünün artırılması noktasından hareket etmiş ve duruma göre hicret üzerinde durmuştur Hicretin diğer bir amacı da; İslâm devletinin gücünü arttırmaktır![]() -------------------------------------------------------------------------------- HİCRET EDENLER VE ECİRLERİ: Allah (c c) için yapılan her hareket, tavır ve söz'ün karşılıksız kalması mümkün değildir Allah için bulunduğu yeri, bin bir zorluk altında terk eden ve bununla İslâm'ı daha iyi yaşamayı, Allah'a daha mükemmel bir şekilde kullukta bulunmayı amaçlayan bir kimsenin eli boş döndürülmesi düşünülemez Allah (c c) Kur'ân-ı Kerîm'de, hicret edenlere müjdeler vermektedir: "Muhakkak iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler" (el-Bakara, 2/ 219; et-Tevbe, 9/20) "Muhacir ve ensardan daha önce iman etmiş olanlarla (sonradan) onlara ihsan ile uyanlardan Allah razı olmuştur Ve onlar da Allah (ın kendilerine verdiği nimet ve sevap)dan razi olmuşlardır Onlar o cennetlerde ebedî kalıcıdırlar" (et-Tevbe, 9/100) "(Kendilerine) Zulmettikten sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada iyi bir şekilde yerleştireceğiz elbette, ahiretteki ecir (leri) ise daha büyüktür Keşke ölmüş olsalardı" (en-Nahl, 16/41) Amr b el-Âs (r a), Rasûlullah'a kendisinin günahlarının affedilmesi şartıyla bey'at edeceğini söyleyince, Rasûlullah'tan şu cevabı aldığını anlatmıştı: "Sen İslâm'ın kendisinden (yani kişi müslüman olmadan) önce işlemiş günahları yok ettiğini bilmiyor muydun? Hicretin ve haccın da aynı şekilde (bunlar yapılmadan önce) işlenmiş günahları silip süpürdüğünü bilmiyor muydun?" Allah, bütün yeryüzünün ve tüm kâinatın biricik ve mutlak sahibidir Bütün varlık âlemini insan için yaratan ve onları insanın emrine veren Allah'tır İnsan ise; kendisine kulluk etmek, İslâm düzenini gerekleriyle birlikte, noksansız olarak yaşamak için yaratılmıştır Bundan yüz çevirenleri cezalandıracak, sudan bahanelerle ibadetten geri kalanların mazeretlerini kabul etmeyecektir Ve bu mazeretler onları kendi nefislerine zulüm etmiş olmaktan" kurtaramayacaktır Bu konuda Allahu Teâlâ kullarına şöyle seslenmektedir: "Ey inanmış olan kullarım, muhakkak, benim mülküm olan yeryüzü (çok) geniştir O halde (şuna buna değil de) yalnız bana ibadet edin (el-Ankebût; 29/56) Bu ayetin, İslâm'ı açıkça yaşayamayan Mekkeli, güçsüz bir kısım müslüman hakkında nazil olduğu bildirilmektedir Bu ayet, Allah'ın inanan kullarına, dinlerini açığa vurup yaşayamadıkları bir yerden, onu kolayca yaşayabilecekleri başka bir yere hicret etmeleri için bir emirdir Rasûlullah (s a s) şöyle buyurmuştur: "Memleketler, Allah'ın memleketleridir Kullar da Allah'ın kullarıdır Nerede hayır bulursan orada yerle" ( İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'âni'l Azim, II,14) Bütün insanlar Allah'ın kuludur ve yeryüzü de Allah'ındır, bütün genişliğiyle yalnız onundur Arz bütün insanları içine alacak kadar geniştir O halde insan bulunduğu yerde dininî, bütünüyle Allah'ın emirlerini yaşayamıyor, bu konuda zorluklarla karşı karşıya bırakılıyor, Allah'tan başka her şeye ve herkese kul olması için zorlanıyor ve bu telkin yapılıyorsa orası müslümanın yaşayabileceği yer değildir Yaşayabileceği yeri aramalı ve bulmalıdır "Bütün yeryüzü Allah'ın olduktan sonra, onun Allah indinde en çok sevileni kullarının yalnız kendisine ibadet ettikleri yerdir " İslâm'da hiç bir şey putlaştırılamaz, isterse, bu içinde doğup büyüdüğümüz, yakınlarımızın malımızın, ticaretimizin, acı tatlı her türlü hatıralarımızın ve daha nice güzel şeylerimizin bulunduğu yer olsun Müslüman nerede inancını yaşayabiliyorsa, vatanı orasıdır "Kişinin bulunduğu memlekette yalnız Allah'a ibadet etmek kolay olmaz; dinini açığa vurmakta zorluklarla karşılaşır, daralırsa, orada bağlanıp kalmamalı, ibadetlerini serbest yapabileceği yere gitmelidir Hicret edip o darlıktan genişliğe çıkmak için ne gerekiyorsa yapmak ve Allah'a kulluk etmek mü'minin prensibi olmalıdır" (Elmalı, U H Y Hak Dinî Kur'ân Dili, V, 3790)![]() -------------------------------------------------------------------------------- HİCRET EDENLER VE ECİRLERİ: Allah (c c) için yapılan her hareket, tavır ve söz'ün karşılıksız kalması mümkün değildir Allah için bulunduğu yeri, bin bir zorluk altında terk eden ve bununla İslâm'ı daha iyi yaşamayı, Allah'a daha mükemmel bir şekilde kullukta bulunmayı amaçlayan bir kimsenin eli boş döndürülmesi düşünülemez Allah (c c) Kur'ân-ı Kerîm'de, hicret edenlere müjdeler vermektedir: "Muhakkak iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler" (el-Bakara, 2/ 219; et-Tevbe, 9/20) "Muhacir ve ensardan daha önce iman etmiş olanlarla (sonradan) onlara ihsan ile uyanlardan Allah razı olmuştur Ve onlar da Allah (ın kendilerine verdiği nimet ve sevap)dan razi olmuşlardır Onlar o cennetlerde ebedî kalıcıdırlar" (et-Tevbe, 9/100) "(Kendilerine) Zulmettikten sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada iyi bir şekilde yerleştireceğiz elbette, ahiretteki ecir (leri) ise daha büyüktür Keşke ölmüş olsalardı" (en-Nahl, 16/41) Amr b el-Âs (r a), Rasûlullah'a kendisinin günahlarının affedilmesi şartıyla bey'at edeceğini söyleyince, Rasûlullah'tan şu cevabı aldığını anlatmıştı: "Sen İslâm'ın kendisinden (yani kişi müslüman olmadan) önce işlemiş günahları yok ettiğini bilmiyor muydun? Hicretin ve haccın da aynı şekilde (bunlar yapılmadan önce) işlenmiş günahları silip süpürdüğünü bilmiyor muydun?" Allah, bütün yeryüzünün ve tüm kâinatın biricik ve mutlak sahibidir Bütün varlık âlemini insan için yaratan ve onları insanın emrine veren Allah'tır İnsan ise; kendisine kulluk etmek, İslâm düzenini gerekleriyle birlikte, noksansız olarak yaşamak için yaratılmıştır Bundan yüz çevirenleri cezalandıracak, sudan bahanelerle ibadetten geri kalanların mazeretlerini kabul etmeyecektir Ve bu mazeretler onları kendi nefislerine zulüm etmiş olmaktan" kurtaramayacaktır Bu konuda Allahu Teâlâ kullarına şöyle seslenmektedir: "Ey inanmış olan kullarım, muhakkak, benim mülküm olan yeryüzü (çok) geniştir O halde (şuna buna değil de) yalnız bana ibadet edin (el-Ankebût; 29/56) Bu ayetin, İslâm'ı açıkça yaşayamayan Mekkeli, güçsüz bir kısım müslüman hakkında nazil olduğu bildirilmektedir Bu ayet, Allah'ın inanan kullarına, dinlerini açığa vurup yaşayamadıkları bir yerden, onu kolayca yaşayabilecekleri başka bir yere hicret etmeleri için bir emirdir Rasûlullah (s a s) şöyle buyurmuştur: "Memleketler, Allah'ın memleketleridir Kullar da Allah'ın kullarıdır Nerede hayır bulursan orada yerle" ( İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'âni'l Azim, II,14) Bütün insanlar Allah'ın kuludur ve yeryüzü de Allah'ındır, bütün genişliğiyle yalnız onundur Arz bütün insanları içine alacak kadar geniştir O halde insan bulunduğu yerde dininî, bütünüyle Allah'ın emirlerini yaşayamıyor, bu konuda zorluklarla karşı karşıya bırakılıyor, Allah'tan başka her şeye ve herkese kul olması için zorlanıyor ve bu telkin yapılıyorsa orası müslümanın yaşayabileceği yer değildir Yaşayabileceği yeri aramalı ve bulmalıdır "Bütün yeryüzü Allah'ın olduktan sonra, onun Allah indinde en çok sevileni kullarının yalnız kendisine ibadet ettikleri yerdir " İslâm'da hiç bir şey putlaştırılamaz, isterse, bu içinde doğup büyüdüğümüz, yakınlarımızın malımızın, ticaretimizin, acı tatlı her türlü hatıralarımızın ve daha nice güzel şeylerimizin bulunduğu yer olsun Müslüman nerede inancını yaşayabiliyorsa, vatanı orasıdır "Kişinin bulunduğu memlekette yalnız Allah'a ibadet etmek kolay olmaz; dinini açığa vurmakta zorluklarla karşılaşır, daralırsa, orada bağlanıp kalmamalı, ibadetlerini serbest yapabileceği yere gitmelidir Hicret edip o darlıktan genişliğe çıkmak için ne gerekiyorsa yapmak ve Allah'a kulluk etmek mü'minin prensibi olmalıdır" (Elmalı, U H Y Hak Dinî Kur'ân Dili, V, 3790)![]() __________________ Formumuzdan daha iyi hizmet almak için ücretsiz Üye Olabilirsiniz www.nebufrm.com ...
|
|
| | #13 (permalink) |
| Misafir
Mesajlar: n/a
Üye No:
| Medine Dönemi İnsanlığın, cehaletin, şirkin ve putperestliğin karanlığından ilâhi gerçeklerin aydınlığına kavuşup, ebedî kurtuluşa erebilmesi için gönderilen son din olan İslâm'ın örnek bir topluluk tarafından nasıl yaşanacağının ortaya konduğu ve insanı insana köle olmaktan kurtaran, bunu bütün insanlığı kucaklayacak şekilde hakim kılmanın bir vasıtası olan İslâm'ın devlet sisteminin kurulduğu Medine'ye hicretle başlayıp, Resulullah (s a s)'in ölümüne dek süren on senelik tebliğ ve cihat dönemi![]() İslâm, Resulullah (s a s)'in yirmi üç yıllık bir tevhid mücadelesi sonucunda tamamlanmış, kemale ermiştir Bu tebliğin, ilk ayetin vahyoluşundan Resulullah'ın Medine'ye hicretine kadar olan on üç senelik bölümü Mekke Dönemi* olarak adlandırılır Mekke Dönemi, müslümanların takibata uğradığı, her türlü eziyet ve işkencenin onlara acımasızca reva görüldüğü bir dönemdir Allah Teâlâ, mustaz'aflardan oluşan bu ilk inananlar topluluğunu insan tahammülünün ötesinde zorluklarla imtihan ediyor, kurulacak İslâm devletinin sarsılmaz temel taşları olmaları için ruhî bir hazırlık safhasından geçiriyordu Bu insanlar aynı zamanda kıyamete kadar gelecek müslüman nesillere, tağutların yıldırma ve her türlü işkencelerine karşı nasıl tahammül etmeleri gerektiğinin örneklerini veriyorlardı Mekkeli müşrikler, inananları susturmak için bütün yolları denemiş, ancak uyguladıkları zalimce yöntemler neticesinde, iman edenlerin dinlerinden vazgeçeceklerini umdukları halde, onların imanlarında daha da sağlamlaştıklarını ve kendilerine karşı koymada dirençlerinden hiç bir şey kaybetmediklerini görmüşlerdi Bu, onların tamamen sertleşmelerine ve müslümanların Mekke'de yaşamalarını imkânsız kılacak kararlar almalarına sebep olmuştu Bir zaman sonra boykot edilen ve görüldükleri her yerde saldırıya uğrayan müslümanlar için Mekke'de barınma imkânları tamamen ortadan kalkmıştı Bu insanlar, sırf rabbimiz Allah'tır dedikleri ve onların taptıkları saçma ilâhlarına tapınmayı reddettikleri için bütün bu zulümlere muhatap oluyorlardı Peygambere tabi olan ve müslümanca yaşamak için her şeyini feda etmeye hazır bu insanlar imanlarından dolayı zulüm görmeyeceklerini bildikleri Habeşistan gibi uzak ve yabancı bir diyara hicret etmek zorunda kalmışlardı Ancak bu hicret Mekke'de dayanılmaz baskılardan bunalan Müslümanların bir an olsun rahatlayabilmeleri için, geçici bir çözüm olarak düşünülmüştür Bu arada kendisine iman etmediği halde Resulullah (s a s)'i müşrik zorbaların bütün saldırılarına karşı korumayı, her türlü zorlama ve tehditlere rağmen sürdüren amcası Ebu Talib vefat edince onun yerine Haşimoğullarının başına İslâm'a karşı en acımasız kimselerden biri olan Ebu Leheb geçmişti Artık Resulullah için Mekke yaşanmaz bir hale gelmişti O, Mekke'de ilâhî merhamete karşı, kalpleri mühürlenmiş müşriklerin her gün değişik türde saldırılarına maruz kalıyordu Bunun üzerine o, kendisinin tebliğine kulak verebilecek başka topluluklara yönelmek zaruretini hissetmişti Bunun için ilk önce Taif'e gitmiş, ancak orada kimseye birşey dinletemediği gibi, taşa tutulmuştu O, Mekke'den ayrıldığı zaman Ebu Leheb onu "toplum dışı" ilân ederek tekrar Mekke'ye dönmesini de engellemek istemişti Bu durumda birilerinin ona eman hakkı tanıması gerekiyordu ki, Mekke'ye girebilsin Kendisini himayesi altına almak için müracat ettiği üçüncü kimse olan Mut'im İbn Adiyy bu isteğini kabul etmiş ve tekrar Mekke'ye geri dönebilmişti Tevhidî gerçekleri tebliğ görevine başlamasından sonra çektiği onca ızdırablara ve her geçen gün sistematik bir şekilde zorlaşan güçlüklere ve kavminin azgınlıklarına rağmen o, Allah'ın kelimesini yüceltmek için yılmadan ve hiç bir tehlikeden korkmadan sarsılmaz bir kararlılıkla mücadelesini sürdürmüştür Resulullah (s a s), tevhid akidesini insanlara tebliğ etmede; Mekke panayırlarına ticaret ve cahilî âdetler üzere haccetmek için gelen yabancıları hedef almaya yöneldi Onlara Allah Tealâ'nın kendisine vadettiği gerçekleri bildirerek, kendisine sahip çıkmalarını istiyordu Resulullah onlara şöyle diyordu: "Beni himayeniz altına alın ve benim sözlerimi dinleyin; görürsünüz ki, İran ve Bizans İmparatorluklarının sahip ve efendileri sizler olursunuz" Ancak o, girdiği onbeş çadırdan da red cevabı alarak kovulmuştu Neticede Allah Tealâ'nın takdir ettiği ve hidayetine lâyık gördüğü bir grubu Akabe mevkiinde İslâm'a davet ettiğinde, onlar hiç tereddüt göstermeden iman etmişlerdi Altı kişilik bu küçük topluluk, Medine'de sürekli mücadele halinde olan iki rakip kabileden Hazrec kabilesine mensup kimselerden oluşuyordu Bu altı kişi memleketlerine döndüklerinde, büyük bir heyecanla iman ettikleri yeni tevhidî dinlerini diğer insanlara anlatmaya koyulmuşlardır Bir sonraki yıl yine Akabe mevkiinde Resulullahla buluşan on iki Medineli'den onu Hazrecli ve ikisi de Evs kabilesindendi İşte bu buluşmadadır ki, Medine döneminin temellerini oluşturan ve tarihe birinci Akabe bey'atı olarak geçen bey'at gerçekleşmişti Resulullah (s a s), onlara dinin bir takım temel prensiplerini bildirmiş ve bunlara uymaları konusunda onlardan kesin söz almıştı Resulullah (s a s), İslâm'ı öğretmek için Mus'ab b Umeyr'i onlara hoca tayin ederek Medine'ye göndermişti Bir yıl sonra Mus'ab, Resulullah'a sunduğu raporunda Medine'de İslâm'ın konuşulmadığı bir evin kalmadığını bildiriyordu Birinci Akabe Bey'atin'den bir yıl sonra, yine aynı mevkide bu sefer, ikisi kadın yetmiş üç kişiden oluşan Medineli müslümanlarla buluşmuş ve İkinci Akabe Bey'ati olarak adlandırılan bey'at gerçekleştirilmişti Bu bey'atla Resulullah Medinelilere, Medine'ye hicret etmek istediğini bildirmiş ve kendisini bütün düşmanlarına karşı koruyacaklarına ve emrinden ayrılmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istemişti Medineli müslümanlar, Resulullah (s a s)'i savaşta ve barışta, her türlü tehlike ve tehditlere karşı koruyacaklarına dair söz vermişlerdi Resulullah (s a s), Medine'de oluşan İslâm cemaatini teşkilatlandırmak maksadıyla her sop için bir başkan seçmiş ve bunların hepsine birden, Es'ad İbn Zürâre'yi başkan tayin etmişti Bu bey'attan sonra Resulullah (s a s)'a Medine'ye hicret emri verildi (Buharî, Menâkibul-Ensar, 45) Bunun üzerine Mekke'de bulunan müslümanlar küçük gruplar halinde Medine'ye gitmeye başladı Kısa zaman sonra Mekke'de, yakınları tarafından engellenen kimseler ve Resulullah (s a s), Hz Ebu Bekir ve Hz Ali'den başka kimse kalmamıştı İslam'ın bu şekilde Mekke dışına taşması, Mekke şehir devletini idare edenleri tedirgin etmişti Çünkü onlar, Resulullah (s a s)'ın Medine'de meydana getireceği gücün ileride kendi müşrik yönetimlerine son verecek bir duruma gelmesinden korkuyorlardı Zaten Hicret, Müslümanlar için bir kaçış değildir Zira onlar Allah'tan başka korkulacak bir gücün varlığına inanmıyorlardı Onlar, Allah ve Resulünün emrettiklerine uyarak dinleri uğruna her şeylerini feda etmişlerdi Bu hicret, Allah Teâlâ'nın tesbit etmiş olduğu bir hareket stratejisinin uygulanmaya konmasından başka bir şey değildir Tehlikenin boyutlarını kavrayan Mekke müşrikleri, önemli kararlarını almak için toplandıkları bir meclis olan Darü'n-Nedve'de bir araya gelerek Resulullah'ı öldürme kararı almışlardı Ancak onlar, Allah Tealâ'nın Resulünü korumakta olduğundan habersizdiler Onların kurduğu komplo hiç bir işe yaramamış, Resulullah (s a s), Hz Ebu Bekir (r a) ile yaptığı tehlikeli bir yolculuktan sonra Medine'ye ulaşmıştı O, ilk önce Medine'nin girişinde Kuba köyünde konaklamış ve burada bir mescit inşa etmişti Kuba'da birkaç gün dinlendikten sonra Medine'ye hareket eden Resulullah (s a s)'i Medineli müslümanlar büyük bir coşku içerisinde karşılamış ve herkes, onu evinde konaklama şerefine nail olmak için yarışa girmişlerdi O, başını boş bıraktığı devesinin çöktüğü boş arsaya en yakın olan Ebu Eyyub el-Ensarî'nin evine yerleşmişti Resülullah (s a s)'in Kübaya ulaşmasıyla İslâm vahyinin Mekke dönemi olarak adlandırılan ve kendine has bir özelliği olan dönemi kapanıyor ve İslâm'ı insanlara ulaştırıp, onların müşrik zorbaların tahakkümünden ve şirkin karanlığından kurtarmak için kuvvetin teşkilatlandırılıp, devlet şekline sokulmasıyla birlikte Resulullah (s a s)'in vefatına kadar on sene sürecek olan yeni bir dönem başlıyordu![]() İLK YAPILAN MESCİD: Resulullah (s a s)'in ilk işi devesinin çöktüğü arsayı sahiplerinden satın alarak buraya bir mescit inşa etmek olmuştur Mescid-i Nebî adı ile anılan bu mekânın İslâm devletinin oluşumu ve yönetilmesinde gördüğü fonksiyon oldukça büyüktür![]() MESCİDU'N-NEBEVİ: Resulullah (s a s)'ın Medine'ye hicretinden hemen sonra ashabıyla birlikte bina ettiği mescit Bu mescit, Mescid-i Resul, Mescid-i Şerîf, Mescid-i Saadet ve Mescid-i Nebevî adlarıyla da anılmaktadır Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa'dan sonra yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir Resulullah (s a s), Hicret yolculuğunda kısa bir müddet Medine'nin dışında bulunan Kuba köyünde kalmıştı Bu esnada Kuba mescidi adıyla bilenen mescidi inşa ettirmişti Buradan yola çıkıp, Medine'ye girdiği zaman, Resulullah (s a s), misafir edip ağırlama şerefine nail olabilmek için herkes birbiriyleyarışa girmişti Kendisini davet edenlere Resulullah (s a s); "Bırakın deve serbestçe yürüsün O bizi Allahın razı olacağı bir yere kadar götürecektir" diyordu Deve bir süre yürüdükten sonra, iki yetim kardeşe ait boş bir arsaya çöktü Buraya evi en yakın olan Ebu Eyyub el-Ensarî, Resulullah (s a s)'ın eşyalarını alıp sevinçli bir halde evine taşıdı (bk Hicret mad ) Resulullah (s a s)'ın devesinin çöktüğü bu arsa sahipleri olan Neccaroğullarından Sehl ve Suheyl hibe etmek için ısrar ettilerse de Resulullah (s a s) bunu kabul etmedi ve on dinar gibi sembolik bir meblağ karşılığında burayı satın aldı Bu bedeli Hz Ebu Bekir (r a) ödedi İbn Sa'd, Resulullah'ın Medine'ye hicretinden önce Esad ibn Zurare'nin arkadaşlarıyla burada namaz kıldığını, ayrıca cuma namazlarını da burada kıldırdığını nakletmektedir Etrafı çevrili olan bu arsanın hemen bitişiğinde, cahiliye insanlarının gömülü bulunduğu bir mezarlık vardı Resulullah bu mezarlığın kaldırılmasını istedi Böylece mescidin inşa edileceği arsa genişletilmiş oldu Ayrıca burada bulunan su birikintisi de yok edildi (Nesaî, Mesâcid, 12; İbn Sa'd Tabakatül-Kübrâ, Beyrut, t y, I, 239) Bu arsa üzerinde hemen bir mescit bina edilmeye başlandı Ensar, Muhacir ve diğer gönüllü kimselerin de katıldığı kalabalık bir işçi-usta topluluğu tarafından yürütülen çalışmalar sonunda mescit, kısa sürede bina edildi Resulullah (s a s) çalışmaları idare edip, mescidin kıble tarafındaki temellerinin atılması ve diğer planlamaları yapmakla yetinmeyip, çalışmalara bir işçi gibi taş, kerpiç taşıyarak katılmıştır O, bu çalışmalar esnasında şu beyitleri söylüyordu: "Allahım! Ahiret hayatından başka hayat yoktur Ensara ve muhacirûna mağfiret et" (İbn Sa'd a g e , I, 239-240) Temeller toprak seviyesine kadar taş, zeminden yukarısı ise kerpiç kullanılarak bina edildi Temel yaklaşık olarak bir buçuk metre derinliğinde açılmıştı Eni-boyu yüzer zıra (bir zıra =kırkbeş santim) olmak üzere, kare şeklinde inşa edilen mescidin mihrabı Beytu'l-Makdis yönüne denk düşecek şekilde kuzey duvarında işaretlenmişti Üç tane kapıdan biri güney tarafındaki arka duvarda, ikincisi batı tarafındaki duvarda, üçüncüsü ise Resulullah (s a s)'in hücrelerinin bulunduğu doğu tarafında idi Bu kapıya Cibril kapısı denirdi Resulullah (s a s), ilk önceleri bir hurma kütüğü üzerine çıkarak hutbe okurdu Bir zaman sonra bizzat Resulullah (s a s)'ın isteği veya ashabın, cemaatın kalabalıklaştığını ve arkadakilerin hutbe okurken onu göremediklerini bildirmeleri üzerine, bir kaç basamaklı bir minber yapılarak, mescite yerleştirildi (Buhârî, Cuma, 26; İbn Sa'd, a g e , I, 250-251) Hicretten on altı ay sonra Kıblenin yönü Beytullah tarafına çevrildiği zaman, güneydeki kapı kapatılarak, burası mihrab yapıldı, Kuzeydeki duvarda da bir kapı açıldı Mescitte namaz kılınan yerin üzeri açıktı Ancak mescitin ortasında, hurma ağacından yapılan direkler üzerinde, hurma, dal ve yapraklarından bir gölgelik yapılmıştı Mescitin doğu tarafında duvara bitişik olarak Resulullah (s a s)'in hanımları Hz Âişe (r anh) ve Hz Sevde (r anh) için, iki oda inşa edilmişti Ayrıca yine mescite bitişik olarak, gündüzleri bir eğitim-öğretim yeri, geceleri ise, evsiz kimseler ve misafirlerin barınması için "Suffa" denilen üzeri kapalı bir bölüm eklenmişti Resulullah (s a s)'e ait odalara, zamanla yedi oda daha eklenerek oda sayısı dokuza çıkmıştır Bunların hepsi kerpiçten idi (İbn Sa'd, a g e , I, 499) Medine'de inşa edilen bu mescit aynı zamanda, kurulan İslâm devletine ait bütün faaliyetlerin yürütüldüğü bir merkez niteliğinde idi Resulullah, ashabıyla orada istişare eder, savaş ve barış kararlarını orada alır, elçi heyetlerini orada kabul eder, savaşa çıkacak orduları orada techiz ederek yola çıkarır, topluma ait bütün meseleler orada çözüme kavuşturulur, hatta gerektiğinde suçlular ve esirler bağlanmak suretiyle orada hapsedilirdi (Nesei, Mesâcid, 20) Eğitim-öğretim faaliyetleri, mescitin "Suffa" denilen kısmında yerine getiriliyordu İslâm ümmetinin nüvesini oluşturan Ashab ve seçkin sahabe âlimler, İslâmda ilk üniversite sayılabilecek bu mekanda yetişmişlerdi İslâm'ın esaslarını öğrenmek üzere Medine dışından gelenler için aynı zamanda bir yatakhane vazifesi görüyordu (İbn Sa'd a g e , 255) Bir defasında, Temim kabilesine mensup yetmiş kişi burada barındırılmış idi (Ahmed b Hanbel, III, 371) Resulullah (s a s), burada bizzat dersler veriyordu Ancak, yeni gelen ve başlangıçta olan öğrencilere okuma yazmayı ve Kur'an-ı Kerim'i öğreten diğer öğretmenler de bulunmakta idi Medine'den ve uzak yerlerden olmak üzere burada okuyan öğrencilerin dört yüz kişi gibi bir sayıya ulaştığı oluyordu Burada barınanların ihtiyaçlarının büyük bir bölümü, cömert sahabeler tarafından karşılanmaktaydı (M Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul, 1980, II, 832) Medine'de bir evi ve ailesi olmayan fakir kimseler de Suffa'da yatıp kalkıyor, ihtiyaçlarını buradan sağlıyorlardı (İbn Sa'd a g e, 255) Mescid-i Nebevi, ilk inşa edilişinden sonra bir takım genişletme faaliyetleri gördü Hayber'in fethinden sonra Resulullah (s a s), mesciti bir miktar genişletmişti Resulullah (s a s), vefatından kısa bir müddet önce, Hz Ebu Bekir'in kapısı hariç odalardan mescite açılan bütün kapıları kapattırmıştı (Buhari, Ashab, 3) Resulullah (s a s) vefat ettiğinde Hz Âişe (r anha)'ye ait odada defnedilmiştir İlk ciddi genişletme, Hz Ömer (r a)'in hilâfeti zamanında yapıldı Güney tarafından beş, Batı ve Kuzey taraflarından da onar metre ilave yapıldı Doğu tarafına ilâve yapılmadı ve Resulullah (s a s)'ın hanımlarının odaları olduğu gibi kaldı Kuzey, doğu ve batı duvarlarında ikişer tane olmak üzere, kapı sayısı altıya çıkarıldı Hz Ebu Bekir ve Hz Ömer vefat ettiklerinde Peygamber (s a s)'ın yanına defnedilmişlerdir Hicretin yirmi dokuzuncu yılında Hz Osman (r a), mesciti yeniden inşa ettirdi Duvarları süslü taş ile yeniden örüldü Taş sütunlar kullanılarak mescitin bir kısmının üzeri kapatıldı Kapılarının sayısında bir değişiklik yapılmadı Bu yenileme ile mescitin genişliği yüz elli zıra, uzunluğu ise yüz altmış zıra'a çıkmıştır (İbnu'l-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, III,103; Suyütî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 173) Emevîler zamanında, Medine Valisi Ömer b Abdülaziz eliyle mescit yeniden inşa ettirildi Hicrî seksen sekiz'den, doksan bire kadar süren çalışmalarla mescit, doğu, batı ve kuzey yönlerinden genişletilmişti Peygamber (s a s)'in hanımlarının odaları Mescide katılmıştır (İbn Sa'd, a g e , I, 399) Resulullah (s a s)'in kabr-i şerifleri Hz Âişe (r anh) validemizin odasında bulunduğu için bu odanın sadece bir bölümü mescite dahil edildi Mescitin duvarları taş ve kerpiç kullanılarak yapılmış ve mermerlerle kaplanarak süslenmişti Tavanı da Hindistan'da yetişen saac ağacı ile örtüldü ve altın suyu ile yaldızlandı Bu yenileme ile mescitin uzunluğu ikiyüz zıra, genişliği de yüz altmış yedi zıraçıkmıştır Sütunları mermerden yapılarak, sütun başlıkları altınlarla süslendi Eyvanların yapımında taşlar kurşun kullanılarak birbirine geçirilip sağlamlaştırıldı Ravza-ı Mutahhara (Resulullah (s a s)'nın kabrinin bulunduğu yer)'ın tavanı saac ağacı ile örtülerek yazılarla süslendi İlk olarak mihrab ve dört tane de minare yapıldı Abbasîlerden el-Mehdî, Hicrî 162-778'de kuzey tarafından genişleterek, üç yıl süren çalışmalarla mesciti yeniledi Yine 202 (817) yılında Me'mun, mesciti tekrar restore ettirdi 576 (1180) yılında en-Nasır Lidinillah, Resulullah (s a s)'den kalan değerli eşyayı muhafaza etmek için mescitin sahnında kubbeli bir oda yaptırdı Hz Âişe (r anh)'ın sakladıklarından bulabildiklerini buraya koydu Bunlar; Resulullah (s a s)'ın vefat ettiği zaman giymekte olduğu çuhadan yapılmış rida ve izar, atlas kumaş ile işlemeli şal bir cübbe, Bürde-i Saadet, seccade, sancaklar, bir kısım resmi evrak ve Ashabdan bazılarına ait bir takım eşyadan ibaretti 654 (1256) yılının Ramazan ayının ilk cuma günü, kandilleri yakan kandilcinin ihmali, kutsal emanetlerin korunduğu sahndaki kubbeli oda hariç, mescidin tamamen yanmasına sebep olmuştu Abbasîler'den el-Mu'tasım, 655 (1257) yılı hac mevsiminde ustalar ve malzeme göndererek mescitin yeniden inşa edilmesini sağladı Yemen Meliki Muzaffer ve Mısır Meliki Nureddin Ali İbn Mu'iz'in de iştirak ettiği bu çalışmalarla hücre-i nebeviye ve duvarların bir kısmı yeniden yapılmıştı Melik Muzaffer, Yemen'de yaptırdığı sanat değeri çok yüksek bir minberi de Mescite yerleştirmişti Ancak, imar işi tamamlanamamıştı 685 (1295)'de Baybars, yarım kalan inşaatı tamamladı ve küçük bulduğu Melik Muzaffer'in minberini kaldırarak yerine, Mısır'dan getirttiği daha büyük ve sanat bakımından daha zarif bir minberi yerleştirdi 886 (1481) Ramazanının 13 günü minarelerden birine isabet eden yıldırım, mescitin yanarak, duvarlarının yıkılmasına sebep oldu Minber, mushaflar ve kitapların tamamı yandı Ravza-ı Mutahhara ve sahndaki kubbeli oda bu yangından zarar görmemişti Mısır Memlûk Sultanı Eşref Kaytabay, Emir Sankar el-Cemalî'yi kalabalık bir usta kafilesiyle Medine'ye gönderdi Mescit biraz genişletilerek duvarlar ve minberler yeniden inşa edildi Mihrabı da biraz genişleterek, üzerini, çevresindeki direklerin başlıklarına oturtulan bir Kubbe ile kapadılar Ravza-ı Mutahhara'nın duvarları üzerine de bir kubbe oturttular Bunun üzerini de sütunların taşıdığı diğer bir kubbe ile kapadılar Sonra, Ravza-ı Mutahhara ile kıble duvarı arasına, etrafını üç küçük kubbenin çevrelediği büyük bir kubbe yapıldı Yapılan diğer bazı kubbelerle de mescitin bir kısmı örtülmüş oldu Yeniden yapılan mihrap, renkli mermerler ile süslendi Rahmet kapısının yanında Medrese-i Mahmudiye adıyla anılan bir medrese inşa edildi Kaytabay, yapılan bu işler için yüzyirmibin dinar tahsis etmişti Osmanlılar döneminde Mescid-i Nebevî'nin bakımı titizlikle yerine getirilmiş ve tezyin edilmiştir I Mahmud, Ravza-ı Mutahhara'nın üzerinde bulunan kubbeyi yenileyerek, koyu yeşile boyadı Bundan dolayı bu kubbe, Kubbetu'l-Hadra (yeşil kubbe) adıyla anılır Mısır valisi Mehmed Ali Paşa da Mescid-i Nebevi'de birtakım restorasyon çalışmaları yapmıştır Mescit, Abdulmecid tarafından yeniden inşa edilmiştir Abdulmecid'in bu iş için seçtiği ustalar, Akik vadisinde bulunan Hedab denilen kayadan sütunlar ve taşlar kestiler Mesciti parça parça inşa etmeye başladılar Yani bir kısmını yıkıyor, yerini hemen yapıyorlardı 1849-1861 yılları arasında on iki şene süren inşa çalışmaları ile mescit yeni baştan inşa edildi Mayıs 1953'te başlatılan diğer bir çalışma ile, ön kısmı hariç yeni baştan inşa edilerek bugünkü hale getirildi İlk imar edildiğinde yaklaşık 2475 m kare büyüklüğünde olan Mescid-i Nebî, tarih boyu süren çeşitli inşa faaliyetleri sonunda 12271 m kare genişliğeulaşmıştır Bugün ise yeniden büyük genişletme çalışmalarıyla bu alan birkaç katına çıkarılacak şekilde büyütülmüş bulunmaktadır Mescid-i Nebevî'nin Fazileti Mescid-i Nebevi, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa'dan sonra, yeryüzündeki mescitlerin en faziletlisidir Bu konuda Resulullah (s a s)'den bir çok hadis varit olmuştur Mescid-i Nebî'de, bir bölüm vardı ki, Resulullah (s a s) burayı Cennet bahçelerinden bir bahçe olarak nitelemiştir Ayrıca minberini de aynı şekilde vasıflandırmıştır Bir hadiste şöyle denilmektedir: "Resulullah, bir hurma kütüğüne yaslanarak hutbe okurdu Ashabdan biri şöyle dedi: "Ya Resulullah! Senin için bir şey yapalım ki, cuma günü üzerine çıktığın zaman insanlar sizi görsün ve hutbenizi duyabilsinler" dedi Bunun üzerine Resulullah; "olur" dedi Üç basamaklı bir minber yapıldı Daha önce yaslanıp hutbe okuduğu kütüğü geçince, kütükten on aylık gebe devenin inlemesi gibi iniltiler gelmeye başladı Resulullah onu eliyle meshetti ve ses kesildi (Buhârî, Cuma, 26; Nesaî, Cuma, 17; İbn Mâce, İkame, 199; İbn Sa'd, a g e ,I, 239-254) Resulullah (s a s), bu minberin üzerine çıktığı zaman şöyle demişti: "Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim de Cennet bahçelerinin üzerindedir (Ahmed b Hanbel, II, 36, 450, 534; V, 41) Diğer bir hadis de; "Evimle minberimin arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim havzımın üzerindedir" (Ahmed b Hanbel, II, 236) şeklindedir Minber hakkındaki başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır: "Minberimin ayakları Cennet üzerindedir" (Ahmed, b Hanbel, VI 289, 292, 318; Nesaî, Mesâcid, 8) Bu hadisler, Mescid-i Nebevî'nin, Resulullah'ın minberi de dahil olmak üzere, minberi ile evi arasında kalan bölümün Cennet bahçelerinden birisi hükmünde olduğunu teyit ederek ortaya koymaktadır Buna göre, burada bilinçli bir şekilde bulunan, namaz kılan veya başka bir ibadetde bulunan, yaptığı şeyleri Cennet bahçelerinden birinde yapmış gibidir Yeryüzünde namaz kılmak ve ziyaret etmek maksadıyla yolculuğa çıkılabilecek üç mescitten birisi Mescidi Nebî'dir Bir hadis-i şerifinde Resulullah (s a s) şöyle buyurmaktadır: "Üç mescitten başka bir yere (ibadet etmek için) özel olarak yolculuk yapılmaz: Mescid-i Horam, Mescid-i Aksa ve Benim mescidim" (Buharî, Fedâilü's-Salat, 1, 6) Mescid-i Nebî'de kılınan namaz, diğer mescitlerde kılınan namazlardan çok daha faziletlidir Sa'd ibn Ebi Vakkas (r a)'dan Resulullah (s a s)'ın şöyle söylediği rivayet edilmektedir: Mescitimde namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin rekâtnamazdan daha hayırlıdır" (Ahmed b Hanbel, I,184); Başka bir rivayette "daha faziletlidir" (Hanbel, I, 16; Nesai, Mescid,4) buyrulur Bunun içindir ki, hac farizasını ifa etmek için bu topraklara yönelen insanlar, bir müddet Medine'de kalarak Mescid-i Nebî'de ibadet etmenin güzelliklerinden faydalanmaya çalışırlar Namazın dışında, diğer hayırlı ameller için de Mescid-i Nebevî üstün bir mahaldir Orada yapılan her ibadet kat kat fazlasıyla mükafatlandırılır Bunun böyle olduğunu vurgulamak için Resulullah (s a s) bir hadisinde, Allah yolunda cihat ile kıyas yaparak şöyle buyurmaktadır: Mescitime bir hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelen, Allah yolunda cihat eden kimse gibidir Bunun dışında gelen, başkasının kazancını seyreden kimseye benzer" (Ahmed b Hanbel, II, 418) Resulullah (s a s), Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa yanında kendi mescidinin konumunu bildirmek maksadıyla şöyle demiştir: Ben peygamberlerin sonuncusuyum Mescitim de mescitlerin sonuncusudur" (Nesaî, Mesâcid, 7) Bu hadisler, zikredilen bu üç mescitin dışında inşa edilecek hiç bir mescitin, diğerlerinden farkı olmadığını ve fazilet bakımından birbirine denk olduğunu da ortaya koymaktadır Resulullah (s a s), Medine'ye hicret ettiği zaman, burada Mekke'deki gibi bir devlet yoktu İki büyük Arap kabilesi olan Evs ve Hazrec'den başka, varlıklarını bu kabileleri birbirine karşı çatıştırarak sürdüren Benu Kaynuka, Benu Nadr ve Benu Kureyza adlarında üç yahudi kabilesi bulunmaktaydı Ayrıca bu yahudi kabileleri arasında da bir birlik yoktu Bu anarşi ortamı herkesi bıktırmış olduğu için, bütün kabileler Abdullah İbn Ubeyy'in Medine'de Kral ilân edilerek bir devlet otoritesinin kurulması yolunda bir karar üzerinde anlaşmalarını sağlamıştı Hatta bunun için bir krallık tacının yapılması için de sipariş bile verilmişti Ancak henüz devlet teşekkül etmiş değildi Bu durum Resulullah'ın işini kolaylaştırıyordu O, ilk iş olarak, yahudiler ve diğer müşrik Araplar da dahil herkesi toplayarak hazırladığı anayasa çerçevesinde bir devlet kurulmasını sağlama yoluna gitti Elli iki maddeden oluşan anayasa, herkesin hak ve sorumluluklarını belirtirken aynı zamanda idarenin müslümanların elinde olmasını öngörüyordu (bu anayasanın maddeleri için bk Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İstanbul 1980, I, 220 vd ) Medine'de müslüman nüfus azınlıkta olmasına rağmen, kurulan devlet bir İslâm devleti niteliğinde olup, bunun tabii başkanı da Resulullah (s a s)'dir Daha önce Medine'de bir devlet yapısının olmayışı, Resulullah (s a s)'ın İslâm devletini kurup hiç kimse ile bir çatışmaya girmeden onu istediği gibi teşkilatlandırmasını kolaylaştırmıştı Ancak İslâm devletinin kurulmasıyla krallığı suya düşen Abdullah İbn Ubeyy zahiren iman etmiş gözükerek, Medine İslâm devletini sabote etmek için var gücüyle çalışıyordu Münafıkların lideri konumunda bulunan İbn Ubeyy, Medine dönemi boyunca, müslümanları sıkıntıya sokan etkili nifak hareketlerinin tezgâhlanmasında oldukça büyük rol oynamıştır Mekke'den her şeylerini terkederek Allah yolunda hicret eden muhacirlerin Medine'deki yaşayışlarını kolaylaştırmak ve sosyal hayata adapte etmek için Resulullah (s a s), her bir muhaciri bir Ensarla kardeş ilân etmiş ve bu kardeşlik birbirine mirasçı olmak kadar ileri götürülmüştü Bu olay tarihe "Muahat" * adıyla geçmiş ve Ensar'ın Allah yolunda, din kardeşleri için hiç tereddüt etmeden ne kadar büyük fedakârlıklarda bulunduklarını ortaya koymuştur Artık, Mekke'de sadece bir cemaat statüsünde olan müslümanlar Medine'ye hicretle devletlerini kurmuş, bu da İslâm'ın tebliğ stratejisinde önemli değişiklikleri beraberinde getirmişti Mekke döneminde savaş ferdi olaylara itiraz edilmemekle birlikte genel anlamda yasaklanmıştı Bu dönemin tabiatı bunu gerektirdiği için Allah Tealâ, onca işkence ve saldırılara rağmen müşriklere karşı silahla karşılık verilmesine izin vermemişti İkinci Akabe Bey atının peşinden, Ensar'dan Abbas ibn Ubade; "Ya Resulullah, izin ver sana eziyet eden müşrikleri kılıçtan geçirelim" dediğinde Resulullah (s a s): Henüz bununla emrolunmadık, arkadaşlarınızın yanına dönün" buyurmuştu (Ahmet b Hanbel, III, 462) Hicretle birlikte, devletin kurulmasından hemen sonra, Allah Teâlâ inananlara İ'lay-ı Kelimetullah için kıyamete kadar sürecek cihatın kapısını açıyordu: "Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir" (el-Hac, 22/39) Mekkeli müşrikler, hicretten sonra, kendileri açısından durumun vahametini anladıkları için Medineliler'den, Resulullah (s a s)'i öldürmeleri, en azından Medine'den sürmelerini istiyorlardı Bu yapılmadığı takdirde Medine'yi işgal edecekleri tehditlerini savuruyorlardı Resulullah (s a s), Medine'deki küçük müslüman toplumu teşkilatlandırmaya gayret gösterirken, sınırları tespit edilmiş ve henüz bir şehir devleti niteliğindeki bölgenin dışında kalan gayrimüslim kabilelerle ittifak veya saldırmazlık antlaşmaları yaparak dışardan gelebilecek bir tehlikeyi karşılayacak bir ortam hazırlamaya çalışıyordu Ancak burada önemli olan husus, müslümanlar, planlarını savunmaya değil, İslâm tebliğinin aktif olarak diğer insanlara da ulaştırılması üzerinde yapıldığıdır Bunun için askerî gücün kaçınılmazlığı açıktır Bundan dolayıdır ki Hicret, sadece Mekkeli müslümanların Medine'ye intikali ile sınırlı tutulmamış, nerede olursa olsun iman eden herkesin Medine'ye hicreti farz kılınmıştır Mekke'nin fethine kadar geçerli kalan bu hüküm, Mekke'nin fethiyle artık gerek kalmadığı için kaldırılmıştır Resulullah (s a s), siyasî, sosyal ve cihatla alakalı inen ayetleri, Mescid-i Nebi'de ashabına öğretiyor, ayrıca Mescid-i Nebi'ye eklenen ve İslâm öğretiminin ilk üniversitesi mahiyetiniz olan Suffa'da yetişmiş ashabın katılımıyla bu eğitim faaliyetleri bütün müslümanları kapsayacak şekilde yerine getiriliyordu Bu teşkilatlanma ve eğitim çalışmaları yanında İslâm devletinin en önemli düşmanı olan Mekkeli müşrik güçlere karşı silahlı bir faaliyetin hazırlıkları da yapılıyordu Resulullah (s a s), Hicretten yedi ay sonra, Mekkeli müşriklere ait ve başında Ebu Cehil'in bulunduğu bir ticaret kervanını vurmak için Hz Hamza komutasında otuz kişilik bir birliği Medine'den yola çıkardı Ancak her iki tarafın da müttefiği olan Mecdi b Amr'ın araya girmesiyle, savaş pozisyonu alan kuvvetler savaşmadan ayrılmışlardı Bu olaydan bir ay sonra, altmış kişilik bir kuvveti Ubeyde b el-Haris komutasında yine Mekke kervanının yolunu kesmek için göndermişti Seniyyetül-Murre mevkiinde karşılaşan kuvvetler arasında yine ciddi bir çatışma meydana gelmemişti Bununla birlikte, Mekke müşrikleri ile müslümanlar arasında tam bir savaş hali yaşanıyordu Bunun için, bu kervanlara yapılan saldırılar, basit birer yol kesme hareketi değildi Müşriklere ait ticaret kervanlarının İslâm devletinin nüfuz bölgelerinden geçmesi engellenerek, savaş halinde bulunan güçlerin ekonomilerinin çökertilmesi hedefleniyordu Ayrıca bu küçük çaplı askerî operasyonlarla müslümanların savaş yeteneklerinin geliştirilmesi ve tecrübe kazanmalarını sağlayarak, ilerdeki büyük savaşlar için İslâm ordusunun alt yapısı oluşturulmaya çalışılıyordu Hicrî birinci senenin sonunda Sa'd b Ebi Vakkas komutan tayin edilerek, yirmi kişilik bir kuvvetle el-Harrar bölgesine gönderilmişti Ancak, Mekke kervanı bir gün önceden burayı terkettiği için yine bir çatışma olmadan Medineye dönülmüştü Hicrî ikinci senenin Şevval ayında, ikiyüz kişilik bir kuvvetle Resulullah (s a s)'ın bizzat askerî sefere çıktığı görülmektedir Bedir yakınlarındaki Vaddan bölgesine kadar giden Resulullah (s a s), bu bölgede oturan Benu Damra kabilesi ile bir saldırmazlık antlaşması yapmıştı Bundan bir ay sonra Resulullah (s a s), ikiyüz kişilik bir kuvvetle Medine'nin kuzey batı tarafında bulunan Buvat bölgesine gitti Mekke kervanlarını sıkı bir takibe alan Resulullah (s a s), çıktığı seferler esnasında bir takım kabilelerle antlaşmalar akdediyor ve Medine etrafındaki kabileleri Mekkeli müşriklere karşı kendi tarafına alıyordu Bu arada, Şam ticaret yolunun müslümanlar tarafından kontrol altına alınması Mekke müşriklerinin tedirginliğini oldukça artırmıştı Hicri ikinci yılın Cemaziyel-Ahir ayında, Kurz b Cabir'in komutasındaki Mekkeli bir birlik Medine'nin dış mahallelerine baskın düzenlemiş ve buraları yağmalamıştı Medine'ye henüz dönmüş bulunan Resulullah (s a s), bu Mekkeli birliği yakalamak için peşlerine düştüyse de, kaçıp gittiklerinden onlara yetişmesi mümkün olmamıştı Bu olay müslümanlar için üzüntü verici olmuştu Bunun üzerine Mekke'den bir kervanın yola çıktığı haberi alınınca Resulullah (s a s), hemen Medine'nin güney batı tarafında bulunan Benu Damra arazisine doğru yola çıktı Burada Müdlic kabilesine mensup olup, hicret esnasında Resulullah (s a s)'i yakalamak isteyen, ancak sonra iman eden Suraka Resulullah (s a s)'i kabile mensupları ile birlikte büyük bir coşku ile karşılamıştı Suraka'nın müslümanları ağırlaması esnasında Mekke kervanı savuşup gitmişti Bu sefer esnasında savaşçıların sayısı yüz elli kişi kadardı Suriye'ye giden kervanın yolunun kesilmesini sağlamak için Resulullah (s a s) iki kişiyi istihbarat maksadı ile Suriye'ye göndermişti Ayrıca oniki kişilik bir birliği Abdullah b Cahş komutasında, Mekke devletinin müslümanlar hakkında tasarladıkları planları öğrenmek için tehlikeli bi r görevle -Mekke'nin güneyinde, Mekke ile Taif arasında bir yer olan Nahle mevkiine gönderdi Bu birliğin gittiği yerin gizliliğini muhafaza için görevlerini bildiren mühürlü talimatın iki gün yol alındıktan sonra açılması emredilmişti Bu birlik Nahle bölgesine geldiğinde Mekkelilere ait üzüm ve deri yüklü bir kervanla karşılaştı Görevi sadece haber toplamak olan birliğin komutanı Abdullah İbn Cahş, bu kervana saldırı emri vermiş sonuçta bir müşrik öldürülmüş, iki esir alınmış ve kervandaki mallara ganimet olarak el konmuştu İslâm devletine ait askerî birlikler düşmanla ilk defa ciddi bir çatışmaya girmiş oluyordu Şam tarafına gitmiş olan kervanın dönüşte ele geçirilmesi için hazırlıklara girişildi Bu kervanın yakalanması çok önemliydi Çünkü Mekkeli müşrikler, Medine'de gün geçtikçe güçlenen İslâm devletine nihai darbeyi vurup ortadan kaldırmak için gerekli olan finansı sağlamak gayesiyle Ebu Süfyanın liderliğinde bu büyük kervanı Suriye'ye göndermişlerdi Bu kervanın dönüş haberi Medine'ye ulaşınca Resulullah (s:a s), Ebu Lübabe'yi Medine'de vekil bırakarak, Hicri ikinci yılın Ramazan ayında üçyüz kişiden oluşan ashabıyla birlikte yola çıktı Bunu öğrenen Ebu Süfyan, kervanı kurtarmak için güzergah değiştirirken, aynı zamanda durumu Mekke'ye bildirerek acilen yardım yetiştirilmesini istemişti Böyle bir fırsatı kaçırmak istemeyen Ebu Cehil Mekke'de dolaşarak halkı galeyana getirmeye çalışıyordu O, topladığı bin kişilik kuvvetin başına geçerek Medine'ye doğru yola çıkmıştı İslâm ordusu Zefiran denilen yere geldiğinde, Mekkeliler'in kalabalık bir ordu ile yola çıktıkları haberi Peygamber'e ulaşmıştı Diğer taraftan Ebu Süfyan kervanı kurtarmış ve tehlikeyi atlattığını yola çıkmış bulunan Mekke ordusuna bildirmişti Ancak Ebu Cehil, yakaladığı bu fırsatı değerlendirmek için yoluna devam etti Ashabıyla bir durum değerlendirmesi yapan Resulullah (s a s), onların Allah yolunda savaşmadaki kararlılıklarını görünce kendi ordusundan üç kat daha kalabalık müşrik güçlerle savaş kararı alınarak yola devam edildi Bedir mevkiine gelindiğinde, vaziyet almış durumdaki düşman ordusuna karşı mevzilendi Bu savaş İslâm'ın kaderini belirleyecek bir mahiyet arzetmekte idi Bu savaş ya kazanılacaktı veya üç yüz kahraman mücahitle birlikte İslâm risaleti tarihe karışacaktı Durumun ciddiyetini, Resulullah (s a s)'in Rabbine yaptığı şu tazarru açıkca ortaya koymaktadır: "Allah'ım, vadettiğin yardımını bugün lütfet Ey Rabbim, bugün şu küçük ordu yok olup giderse yeryüzünde sana kulluk eden kimse kalmayacak" Allah Tealâ bu esnada mü'minlere zaferi müjdeleyen şu ayeti vahyediyordu: "Bütün bu toplananlar (müşrikler) hezimete uğrayacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır" (el-Kalem, 68/45) 17 Ramazan günü (13 Mart 624) yapılan savaşta Allah Teâlâ'nın vadi gerçekleşmiş ve düşman ordusu büyük bir hezimete uğratılmıştı Ebu Cehil ve diğer bir grup ileri gelen müşrikler de dahil yetmiş müşrik öldürülmüş, çok sayıda da esir alınmıştı İslâm ordusunun verdiği şehit sayısı ise on dört kişiydi (bk Bedir Gazvesi) Bedir savaşı, Medine İslâm devletinin temellerini sağlamlaştırmış, inananlara büyük moral gücü kazandırmıştı Artık bu savaşla hak batıla üstün gelmiş, küfrün, şirkin ve putperestliğin yeryüzünden silinip atılması için İslâm cihatı meşalesi tutuşturulmuştu Bedir'den Medine'ye dönüldüğü zaman, İslâm'a duydukları düşmanlıktan dolayı içlerini kemiren ve müslümanların kazandığı bu büyük zaferi hazmedemeyen ve kahrolan yahudiler, düşmanlıklarını açığa vurmaya ve değişik yollarla müslümanlara sataşmaya başlamışlardı İffetsiz bir kadın şair olan Asma binti Mervân ile Ebu Afek adındaki yahudi şairler, İslâma karşı haddi aştıkları için öldürülmüşlerdi Yahudi kabileler içinde düşmanlıklarını ilk önce açığa vuran Kaynuka yahudileri, Bedir zaferini küçümsüyor, sebebini, Mekkeli arapların savaş bilmemelerine bağlayıp; "bizimle karşılaşsalar da savaş nasıl olurmuş görseler" diyerek müslümanları hafife alıyorlardı Bir müslüman kadının yahudiler tarafından saldırıya uğraması üzerine çıkan olaydan sonra Resulullah (s a s), Kaynukaoğullarına savaş ilân etti Müslümanlara karşı büyüklenen bu yahudi kabile, tıynetlerindeki korkaklıklarından, sarfettikleri sözleri unutup kalelerine kapanmaktan başka ça! re bulamadılar Müslümanlarla çatışma cesaretini gösteremeyen Kaynukaoğulları teslim olmaları üzerine Medine'den sürülüp çıkarıldılar (bk ; Kaynukaoğulları) Gelişen olaylar çerçevesinde Allah Teâlâ, sosyal, iktisadî, siyasî konulardaki ayetlerini, hikmetine binaen bir nüzul sebebi çerçevesinde gönderirken, İslâm savaş hukukuna dair teşrii de oluşmaya başlamıştı İslâm, canlı bir hayat dini olduğu için, inen hükümler hemen toplum hayatına yansıtılıyor ve müslümanlar tarafından hazmedilerek, yaşayışlarını onlara göre düzene koyuyorlardı İslâm tebliğinin Mekke safhası, nasıl ki kıyamete kadar sürecek tevhid mücadelesinde insanlara örnek teşkil etsin diye Allah tarafından o seçkin topluluğa yaşatılmışsa, Medine dönemi de, kıyamete kadar müslümanların ferdi yaşayışlarından devlet düzenine kadar her şeyleri için örnek olsun diye, yine o seçkin sahabeler topluluğuna yaşatılmakta idi Bedir savaşından sonra Resulullah, Mekke müşrikleriyle müttefik konumundaki müşrik kabilelere karşı akınlara girişmişti Bedir'de müslümanların elde ettiği zafer ve Kaynukaoğullarının ihanetlerine karşılık sürülmeleri, geri kalan yahudileri çileden çıkarmıştı Bütün peygamberlere ihanet eden bu kavim, Resulullah (s a s) ile yaptığı antlaşmaya aykırı olarak Mekke müşrikleriyle gizliden gizliye komplolar hazırlamaya girişti Yahudi liderlerinden şair Ka'b b Eşref, Bedir zaferini duyduğu zaman üzüntüsünden; "Bugün yerin altı üstünden yeğdir" demiştir Bu adam Mekke'ye gidiyor ve Bedrin intikamını almaları için onları harekete geçirmeye çalışıyor, yahudilerin kendilerine yardım yapacağına dair taahhütlerde bulunuyordu Düşmanlıkta alenî davranan ve ileri giden bu yahudi öldürülerek fesatı engellenmişti Bedir mağlubiyetini bir türlü hazmedemeyen ve öfkeden çılgına dönen müşrikler, intikam almak için hemen hazırlıklara girişmişlerdi Bedir öncesi, Ebu Süfyan'ın Mekke'ye ulaştırdığı kervandan herkes sadece sermayelerini almış, kervanın 250 000 dirhem tutarındaki toplam kârı ordu teşkilinde harcanmak için ayrılmıştı Mekke dışındaki bir çok kabileye heyetler gönderilerek para karşılığında asker toplama yoluna gidildi Ordunun mümkün olduğu kadar büyük ve kalabalık olması gerekiyordu Zira Medine'ye doğru yürüme cesaretini ancak bununla kendilerinde bulabilirlerdi![]() Formumuzdan daha iyi hizmet almak için ücretsiz Üye Olabilirsiniz www.nebufrm.com ...
|
|
| | #14 (permalink) |
| Misafir
Mesajlar: n/a
Üye No:
| Bedir Gezvesi İslâm devletinin Medine'de kurulmasından sonra müslümanlarla müşrikler arasında meydana gelen ilk savaş Bu savaşa, yapıldığı kasabanın adıyla anılarak, Bedir Gazvesi denilmiştir Bedir kasabası Medine'nin 120 km kadar güneybatısında ve Kızıl Deniz sahiline 20 km uzaklıktadır Bedir, Mekke'den gelip Medine'den geçerek Suriye'ye kadar uzanan yol üzerinde olup, Mekke-Medine arasındaki konak yerlerinden biri idi Bedir halkı kasabalarına uğrayan ticaret kervanlarına verdikleri hizmetler karşılığında elde ettikleri kazançlarla geçinirlerdi Ayrıca her yıl Zilkade ayında burada kurulan bir panayır kasaba halkına önemli gelir sağlardı Bedir kasabasının İslâm savaş tarihinde önemli bir mevkii vardır Hz Peygamber (s a s ) müşriklerle çarpışmak üzere buraya üç defa gelmişti Birincisine ilk Bedir Gazvesi adı verilir Savaşa henüz izin verilmediği dönemlerde Mekkeli müşrikler müslümanlara saldırılarına devam ediyorlardı Fakat hicretin altıncı ayından sonra cihat izni verilince artık müslümanlar kendilerini ve İslâm devletini koruma imkânı bulmuşlardı Bir ara müşrikler o sırada henüz müslüman olmamış olan Kürz b Câbir'in kumandası altında bir askerî birlik gönderip Medine'nin çevresine saldırtmışlardı Kürz ve yanındaki müşrikler Medine'nin güneyinde Cemmâ denilen yere gelip müslümanların sürülerine saldırmış ve yağmalamışlardı Bunun üzerine Resulullah (s a s ) Medine'de Zeyd b Hârise'yi devlet başkanlığına vekil tayin edip bir grup müslümanla Sefevan vadisine kadar ilerledi Kürz ve adamlarını takip eden Hz Peygamber, müşriklerin izlerine rastlamayıp Medine'ye geri döndü Bu gazveye ilk Bedir Gazvesi adı verilir Peygamber, hicretin ikinci yılında Rabîü'l-evvel (623 Eylül) ay'ı başlarında bu sefere çıkmıştı Müslümanların her şeylerini Mekke'de bırakıp Medine'ye hicret etmeleri müşriklerin İslâm'a ve müslümanlara olan kinlerini dindirmemişti Hatta müslümanların Medine'de devletlerini kurup yerleşmeleri Mekkeliler'e çok ağır gelmişti Müşrikler İslâm'ın bu başarısını hazmedemeyip mutlaka durdurmak için yollar aramağa başladılar Hicretten önce Abdullah b Übey b Selül adındaki kabîle reisi Medine'de taç giyip kral olmak üzere idi Fakat akrabalarının ve destekçilerinin büyük bir kısmı müslüman olup Hz Peygamber (s a s )'i şehirlerine davet edince, artık burada bir Arap devleti değil İslâm devleti kurulmuştu Bunu bir türlü içine sindiremeyen Abdullah b Übey, etrafındaki bazı adamlarıyla birlikte İslâm'a girdiklerini söylemişlerse de asla içten iman etmemiş, münafıklıklarını sürdürmüşlerdi Bunu fırsat bilen Mekkeli müşrikler eski dostları olan İbn Übey'e bir mektup yazarak şöyle demişlerdi: "Siz bizimkileri barındırdınız Ya siz Muhammed'i öldürür veya yurdunuzdan çıkarırsınız; yahut biz hepimiz toptan gelip üzerinize saldırır erkeklerinizi öldürür kadınlarınızı esir alırız " Hz Peygamber ve arkadaşlarının Medine'ye gelmeleriyle krallığı engellenen Abdullah b Übey, etrafındaki münafıklarla İslâm'ı içten yıkmağa çalışıyordu Onun gayesi gayet açık idi Krallık isteyen bir adam İslâm devletinde ve Peygamber'in başkanlığında barınamazdı Münafıklar, dünya ve dünya çıkarlarının peşine takılmış müşriklerle işbirliğiyaparak, İslâm'ın Medine'deki hâkimiyet ve devletini yıkmağa çalışıyordu Müslümanlar, müşriklerle münafıkların kurdukları bu işbirliğini haber aldılar Mekkelilerin gönderdiği bu mektup onların ve Medine'deki münafıkların gayelerini gayet açık bir şekilde ortaya koyuyordu O bakımdan, müslümanlar çok dikkatli idiler Bu düşmanlardan gelebilecek saldırıya hazırdılar Resulullah ilk tedbir olarak, Medine-i Münevvere çevresine küçük müfrezeler gönderdi Bu müfrezeler, Kureyş'in ticaret kervanına engel oluyor ve Medine çevresindeki kabîlelerle barış anlaşmaları yapıp, Medine-i Münevvere'nin güvenliğini sağlıyordu Hamza b Abdülmuttalib, Ubeyde b Hâris ve Sa'ad İbn Ebi Vakkas (r an ) gibi ileri gelen sahabiler, bu müfrezelerin başında görev yapmışlardı Bunlar kan dökmemeğe dikkat ediyorlardı Yalnız Abdullah b Cahş (r a ) müfrezesi Bedir'den önce düşmanla çarpışan ilk İslâm seriyyesidir Bu hadisenin savaşılması haram aylardan Recep ayının son gecesinde olması, müşriklerin dedikodusuna sebep oldu Bu olay üzerine, haram aylarda savaşmak hakkında aâyetler nazil oldu Bu ayetlerde, müslümanlara, cihat izninin verileceğine dair müjdeler vardı Ve hemen ardından da savaşa izin veren ayetler geldi "Kendileriyle savaşılan (mü'min)lere izin verildi Çünkü onlara zulmedilmiştir Ve Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeğe kadirdir " (el-Hacc, 22/39) "Ey inananlar, korunma tedbirleri alın; bölük bölük veya hep birlikte savaşa gidin " (en-Nisâ, 4/71) "(Yeryüzünde) hiçbir kötülük kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın Eğer vazgeçerlerse muhakkak Allah, ne yaptıklarını görmektedir " (el-Enfâl, 8/39) Bu ayetler, müslümanları, müşriklerden yıllarca gördükleri işkencelere karşı intikam almaya teşvik ediyor; zalimlerden, Allah'ın hâkimiyetini gasba yeltenmiş müstekbirlerden bu hâkimiyetin alınarak Allah'a iade edilmesini ve hükmün Allah'a ait olduğunun onlara gösterilmesini istiyordu Bunun için de müslümanların gerekli tedbirler alarak ve korunarak savaşmalarını istiyordu Bu ayetlerdeki istek elbette Cenâb-ı Hakk'a aitti Eğer insanlara ve Resule ait olsaydı zaten onlar yıllarca önce savaşmak ve zulme isyan etmek istemişlerdi Ancak, zulme isyan Allah'ın ölçülerine ve rızasına uygun yapılmalı ve bir zulüm kaldırılırken yerine başka bir zulüm ikame edilmemeliydi İşte Medine'deki İslâm toplumu bunu anlıyordu Müslümanlar işte bunun için müşriklerle savaşmayı göze almışlardı Mekkeli müşrikler defalarca müslümanları tehdit edip, onlara Medine-i Münevvere yakınlarına kadar gönderdikleri çapulcu birlikleri eliyle zararlar veriyorlardı Son zamanlarda Ebû Süfyân'ın da ortaklığıyla oluşturulan bir kervan Suriye'den mallar getirecek ve bununla müslümanlara son ve kesin darbe indirilecekti Bunu haber alan Resulullah (s a s ), durumu ashabıyla istişare etti Bu kervanın Mekke'ye ulaşmasına engel olunması kararı alındı Bu kararın uygulanması aşamasına gelindiğinde Ebu Süfyan durumdan haberdar oldu ve Damdam b Amr el-Gifârî'yi Mekke'ye göndererek Kureyş'ten yardım istedi Ebu Cehil bu fırsatı kaçırmak istemediğinden Kâbe'ye koştu Müşrikleri müslümanlara karşı savaşa teşvik etti Tellâllar çıkararak Mekke sokaklarında bağırttı Eli silâh tutan herkes bu müşrik ve putperest orduya katıldı Hatta Resulullah'ın müşrik olan amcası Ebu Leheb, kendisi gidemeyecek kadar hasta olduğu için yerine ücretle bir kiralık asker gönderdi Resulullah hicretin ikinci yılı Ramazan ayının sekizinci günü Abdullah İbn Ümmü Mektum'u Medine'de kalan yaşlı ve hastalara namaz kıldırmak üzere görevlendirdi Yahudilerin karışıklık çıkarmasından şüphelendikleri için Ebu Lübabe'yi de Medine'de yönetimin başında vekil bıraktı Müslüman ordusunun sayısı üçyüzbeş kişi idi Bunların seksenüçü Muhacirlerden, altmışbiri Evs'den, geri kalanları da Hazrec kabilesinden idiler Muhacirlerden yalnızca Osman b Affân (r a ), hanımı Resulullah'ın kızı Rukiye ağır hasta olduğu için Medine'de kalmıştı Kendisi de ayrıca rahatsızdı Müslümanların yalnız üç atları ve yetmiş develeri vardı Bineklerine sırayla binmek zorundaydılar Zefiran denilen yere geldiklerinde, Mekkeli müşriklerin büyük bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduklarını öğrendiler Biraz duraklayıp tereddüt ettiler Çünkü onların büyük hazırlıklarla gelen Mekke ordusuna karşı koyacak kadar askerleri yoktu Buna hazırlıklı da değillerdi Resulullah ashabıyla yeniden istişare etti Kervanın peşine mi düşülmeliydi; yoksa müşrik ordusuna karşı mı durulmalıydı Allah Resulu ve Muhâcirler ordunun karşısına çıkılması taraftarıydılar Ensâr ise, Akabe beyatında verdikleri sözle Medine' de Rasûlullah'ı koruyacaklardı Şimdi ise Medine dışında idiler Rasûlullah (s a s ) onlara reylerini sordu Ensardan Sa'd b Muaz şöyle dedi: "Ya Resulullah, biz sana inandık Allah tarafından getirdiklerinin hak olduğunu tasdik ettik Artık siz ne dilerseniz emrediniz Seni gönderen Allah hakkı için artık denize girersen, seninle beraber biz de gireriz Hiç birimiz geri kalmayız Biz düşmana karşı durmaktan çekinmeyiz Muharebeden geri dönmeyiz Sabrederiz ve sadakatten ayrılmayız Bizden memnun kalacağın işler nasip etmesini Allah' tan dilerim Hemen Allah'ın bereketini dileyerek istediğiniz tarafa yürüyünüz " Resulullah (s a s ), ashabının bu birlik ve beraberliğine çok sevindi Allah'a hamd ile, müşriklerle karşılaşmak üzere Bedir kuyuları mevkiine doğru yola koyuldu Ebu Süfyan, müslümanların Bedir'e gelmekte olduğunu öğrenince kervanın yönünü değiştirdi Deniz tarafından Mekke'ye yollandı Müslümanlar Bedir'e gelince, kervan çoktan uzaklaşmıştı İslâm ordusu, kumluk bir araziye konakladı Müşrikler ise Bedir kuyularını tutmuşlardı Gece yağan yağmur, hem araziyi pekiştirdi, hem de müslümanların su ihtiyacını giderdi Bu Allah Teâlâ'nın onlara bir yardımıydı Daha sonra, buraları çok iyi tanıyan Habbâb b Munzir'in teklifiyle ordunun karargâhı değiştirilip Bedir köyünün en sonundaki kuyunun yararına geçildi Resulullah (s a s ) elini kana bulamak istemediğinden kendisine ordunun gerisinde bir çadır kuruldu Çadırının kapısında Sad b Muaz nöbet tutuyordu Mekkeli müşrikler zırhlar içinde idi Sayıları bin kişiye yakındı Bunun yüz kadarı süvari yedi yüzü develi ve geri kalanı piyade idi Bu sayı İslâm ordusunun üç katı idi Ordular ibret alınacak bir dağılım sergiliyordu Tarih hiç bir zaman bu derece anlamlı bir savaşa tanık olmamıştı Bir tarafta Müminlerin dostu Ebu Bekr (r a ), diğer tarafta müşrik saflarında yer alan oğlu Abdurrahman; bir tarafta müşrik ordusu komutanı, Utbe b Rabia, karşısında oğlu Huzeyfe bulunuyordu Resulullah'ın amcası Abbas ile Hazreti Zeyneb'in eşi ve Resulullah'ın damadı Ebu'l As, müşriklerin arasındaydı Akîl ise kardeşi Hz Ali'ye karşı müşrik ordusunda yer almaktaydı Bu sırada Ebû Süfyan'ın kervanının Mekke'ye ulaştığı haberi geldi Ebu Süfyan müşriklere bir haber göndererek, "Siz kervanınızı korumak için harekete geçtiniz Artık savaşmadan geri dönünüz" dedi Ancak geri dönmek için arzulu olanlar olduysa da savaşma kararı alanlar çoğunluktaydı Ebû Cehil, "Müslümanları öldürmeye bile lüzum yoktur Ellerini bağlayıp onları tekrar Mekke'ye götüreceğiz ve böylece İslâm da bitecek" diyordu Bu ordu, İslâm'ın tek ordusuydu Eğer bu ordu ezilecek ve silinecek olursa Allah'ın hükmünü hâkim kılacak bir başka topluluk kalmayacaktı Hz Peygamber (s a s ): "Allah'ın, vadettiğin yardımını bugün lutfet Ya Rab, bu bir avuç mücahid yok olursa, bir muvahhidler bu gün telef olursa, yeryüzünde sana ibadet eden kalmayacak!" diye dua ve niyazlarına devam etti Bu sırada da şu mealdeki vahiy gelmişti: "Bütün bu toplananlar (müşrikler) hezimete uğrayacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır " (el-Kalem, 68/45) Resulullah (s a s ) kan dökülmesini istemediğinden Ömer b el-Hattab'ı elçi olarak müşriklere gönderdi Onlar savaş konusunda kararlı olduklarından Resulullah'ın bu şerefli elçisinin tekliflerini dinlemediler Kur'an bir başka ayetiyle müminleri desteklemekte ve Mekkeli müşriklerin cezalandırılmasını talep etmektedir: "Onlar, (insanları, Rasülü ve mü'minleri) Mescid-i Haram'dan geri çevirdikleri ve onun velisi, bakıcısı ve koruyucusu olmadıkları halde Allah onlara neden azap etmesin? Onun velileri sadece muttakîlerdir Fakat çokları bunu bilmez " (el-Enfal, 8/34) Bu harpten itibaren, Kur'an-ı Kerîm'de, girişilen bütün savaşlarda müslümanların yanıbaşında çok sayıda meleğin savaşa katıldığından bahsedilir Ancak Bedir savaşı ötekilerden bir farklılık gösterir "O zaman sen müminlere ' Rabbinizin size indirilmiş üç bin meleği ile yardım etmesi, size yetmez mi?' diyordun , "Evet, sabreder, (Allah' dan) korkarsanız, onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz, size nişanlı beş bin melek ile yardım eder", Allah, bunu size sırf müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı Yardım, daima galip ve hikmet sahibi Allah katındadır " (Âli İmrân, 3/124-126) 17 Ramazan (13 Mart 624) Cuma günü sabahleyin her iki ordu Bedir kuyularına doğru ilerledi Müslümanlar bu kuyuların başına kâfirlerden önce ulaşmışlardı Müşriklerin tarafındaki kuyular tamamen kapatılıp tutulduysa da Hz Peygamber (s a s ) düşmanın kendi tarafındaki bir kuyudan su almalarına müsaade etmiştir Cahiliye adetlerine göre savaşı iyice kızıştırıp heyecan doğurmak için gruplar öne adam çıkararak birbirlerine meydan okurlardı Müşrikler tarafından Esved adındaki şahıs ortaya çıkıp er istemiş, buna karşı Hz Hamza çıkarak onu derhal öldürüvermişti Bunun üzerine Kureyş'in ileri gelenlerinden Utbe b Rabîa, kardeşi Şeybe ve oğlu Velid ortaya atıldılar Bunların karşısına Medineli gençlerden üç kişi çıkınca, kim olduklarını sormuş ve onlara: "Siz bizim dengimiz ve muhatabımız değilsiniz, bizim kavmimiz ve kabilemizden adamlar çıksın" demişlerdi Kureyş kâfirlerinin bu istekleri üzerine Hz Hamza, Hz Ali ve Ubeyde b Hâris çıktılar Hz Hamza ile Hz Ali hasımlarını derhal öldürdüler Ubeyde ise hasmını yaralamış kendisi de yaralanmıştı Onun yardımına koşan Hz Hamza ve Hz Ali (r a ) derhal Utbe'yi öldürüp yaralı arkadaşlarını müslümanların karargâhına taşımışlardı Bu mubarezelerin sonunda taraflar birbirlerine saldırıya geçtiler İkindiye doğru müslümanlar tarihin kaydettiği büyük zaferlerden birini gerçekleştirmişlerdi Savaş sona ermişti Müslümanların, İslâm'ın ve özellikle Hz Peygamber'in en büyük düşmanı Ebu Cehil başta olmak üzere müşriklerin ileri gelenlerinden çok kimse hayatını kaybetmişti Müşriklerden tam yetmiş kişi öldürülmüştü Müslümanlar ise on dört şehid vermişlerdi Hz Peygamber (s a s ) namazlarını kıldırdıktan sonra Allah yolunda canlarını veren bu ilk şehitleri toprağa verdi Müslümanlar Kureyş'in ölülerini de yerde bırakmayıp açtıkları bir çukura gömdüler Mekkeli müşriklerden bir miktar esir alındı Ama henüz Cenâb-ı Allah esirler hakkında hükmünü bildirmemişti Peygamberimiz bu esirlerle ilgili olarak ashabıyla istişarede bulundu Ashabtan bazıları bunların derhal öldürülmesini teklif ederken, en yakın müslüman akrabalarının bunu infaz etmelerini tavsiye etmişlerdi Buna karşılık başta Hz Ebu Bekir olmak üzere bazı sahabeler de bu esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmalarını teklif ettiler Rasûlullah bu ikinci teklifi uygun buldu Fidye ödeyemeyenlerden okuma yazma bilenlerin müslümanların çocuklarından onar kişiye okuma-yazma öğretmeleri istendi Esirler müslümanlar arasında dağıtıldı Hz Peygamber onlara iyi muamele edilmesini istedi Esirlerden elbisesiz kalmış olanlara giyecekler verildi Bu esirler müslümanlarla birlikte ve onlarla eşit şartlar altında yemeğe oturuyorlardı Esir alınanlardan sadece ikisi idama mahkûm edilmiştir Çünkü bunlar Mekke'de inananlara yapmış oldukları zulümden dolayı idamı haketmişlerdi Rasûlullah'ın, bu ilk askerî karşılaşmada gösterdiği bu insânî tutum ve davranış daha sonraki olaylarda da değişmemiştir Mekke müşriklerinin ileri gelenleri ve başkanları, Bedir'de öldürülmüştü Ebû Süfyan ise büyük ticaret kervanının başında olduğu halde kaçıp kurtulmuş ve bundan böyle Mekke' nin başkanı olmuştu Oğlu, kayınpederi ve kayınbiraderi Bedir savaşında öldürülen Ebu Süfyan, bunların intikamını alıncaya kadar hanımına yaklaşmayacağına, saç ve sakalını kestirmeyeceğine yemin etti Bunun yanında karısı Hind de kendi akrabalarını öldürenleri bulup onların ciğerlerini yiyeceğine and içmişti Bedir zaferi, siyasi-dini yapıdaki İslâm devlet ve camiasının daha da sağlam temeller üzerine oturmasını sağladı Hz Muhammed (s a s ) Bedir' de savaş başlayacağı sırada, secdeye kapanıp Allah'a yönelerek O'na, yardımını esirgememesi için dua ettiğinde o günkü durumu en güzel bir şekilde dile getiriyordu: "Ey Allah'ım! Şayet şu küçücük ordu eriyip giderse sana (yeryüzünde) artık ibadet edecek kimse kalmayacaktır ![]() ![]() "Formumuzdan daha iyi hizmet almak için ücretsiz Üye Olabilirsiniz www.nebufrm.com ...
|
|
![]() |
| Konuyu Paylas |
| | |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | son Mesaj |
| Hz. Muhammed (S.A.V) | uzm@n | Bilim Felsefe İnsan | 6 | 16-06-2009 05:26 |
| Hz. Muhammed - Tolstoy [Gizlenen Kitap] | engin1657 | Kitap ve Kitap Tınıtımı | 1 | 04-05-2007 00:45 |
| Ümmetİ Muhammed....! | MERVAN | Muhabbet-Fıkra | 0 | 18-04-2006 11:41 |
| Hz.Muhammed (s.a.v)'in Hayatı!!! | uzm@n | Bilim Felsefe İnsan | 25 | 21-02-2006 20:38 |